13 Aralık 2011

Çarşı: Kara Vicdanlar Beyaz Yalanlar



Soruşturmanın üzerinden neredeyse 6 ay geçti bugün ulusal şeytan, ahir zaman deccalı "Aziz Yıldırım yasası" olarak gözümüze sokulan ama ne hikmetse Aziz Yıldırım'a faydası olmayan yasa nedeniyle Metris'te tutuklu 8 kişi özgürlüklerine kavuştu. Beşiktaş cephesinden 3 kişi de bugün itibariyle serbest kaldılar. Kendilerine bir kez daha geçmiş olsun dileklerimizi iletelim. Tabii derin bir parantez açmamız gereken Beşiktaşlı duruşuna değinmeden geçmemek lazım. Soruşturmanın ilk bir haftası Fenerbahçe'yi linç eden güruhun başında gelen, Trabzon'un emeğiyle kazandığı şampiyonluğu intro yapan ama soruşturmaya kendileri ve Trabzon dahil olunca apar topar geri çeken, insanlar hakkında suçlamanın vasfı, niteliği bile belli değilken sırf Fenerbahçe ile aynı safta yer almayalım diye aklanın da gelin diye utanmadan yazı yazabilip bunu Beşiktaşlı duruşu diye millete yutturan insanlar bugün Metris'e gidip Tayfur Havutçu'yu hangi yüzle karşıladı acaba ? Metris'ten çıkanları beklerken bile Aziz Yıldırım'a küfredebilecek derecede gözünü neftret bürümüş, tüm Fenerbahçeliler koluna sarı yıldız taksa bu nedir diye sesini yükseltmeyecek adamlar bu memleket tribünlerine 20 senedir vicdan taklidi yapıyor.


Bu adamlar nefretin öznesi Fenerbahçe'yse bütün muhakeme yeteneklerini, akıllarını, fikirlerini bir yere bırakıyorlar, Biz Serdal Adalı ya da Tayfur Havutçu'ya da haksızlık yapılırken bize ne demeyip destek vermeye çalıştık. Derdimiz insanların medyada yargılanmasının, soruşturmanın güdümlü medya eliyle görülüp infazın medya eliyle yapılmasının yanlış olduğunu anlatabilmekti. Bir Allahın kulu Fenerbahçe ceza almasın, şike yaptıysa da ne olmuş yani küme düşmesin demedi. 3 Temmuz öğleden sonra bu takımı küme düşürün kampanyasıyla linç etmeye başlayanlara Fenerbahçeliler dışında "neden" sorusu soran çıkmadı. Kendine muhalif diyen bununla övünen bir grup bir tane medya haberine acaba mı diye sormadı polis soruştumasını hadis iddianameyi ayet olarak gördü. Fenerbahçe'ye yapılan bütün haksızlıklar öznesi Fenerbahçe olduğu müddetçe mübahtı.

Beşiktaş taraftarının şu oksimoron tavırlar sergileyen ruh halinden artık gına geldi. Bir gün milliyetçi ertesi gün solcu, bir gün komünist ertesi gün liberal her yola gelen, o an popüler olan neyse ona yamanan bir gürüh olmayı tribün vicdanı falan gibi afilli kelimelerle ortaya koymayı kimse yemiyor artık. Biz Beşiktaş taraftarı iki sene önce biber gazı yediğinde de Galatasaray taraftarının Fenerbahçe aleyhine olan bir pankartına polis müdahale ettiğinde de ses çıkardık. Blogun arşivinde bunları görebilirsiniz.

Tuttuğumuz renkleri öne koyup diğerleri bizim rakibimiz diye "dilsiz şeytan" olmadık Bunların derdi Serdal Adalı, Tayfur değil falan diye ahkam kesenler gitsinler önce o yazıları oksunlar. Kendileri ne yaptılar? Fenerbahçe taraftarı kadın çocuk demeden 10 Temmuzda polisten biber gazı yediğinde, emniyet telsizinden "gerekirse kurşun kullanın" anonsları duyduğunda bir Allahın kulu ses çıkarmadı bu gruptan. Yapılan linci görmezlikten gelip şikecilerin arkasından yürüyorlar diye bıyık altından gülündü sadece.

Hakkında soruşturma olan Fenerbahçe Avrupa Kupalarından men edildiğinde yine bu insanlar biz hakkımızda soruşturma sürerken kupayı iade ettiysek niye Avrupa'da oynuyoruz diye de sormadılar. En iyi taraftar onlardı, en çok onlar sevdi, en muhalifi onlardı, onlar forumlarında varoluşculuk, 19. yüzyıl kolonyel edebiyatta yapısalcılık falan tartıştıkları için Fenerbahçe forumlarını asağılayarak mastürbasyonlarına devam ettiler. Şimdi 5 ayın sonunda çıkmışlar ,zulme uğrarken bir taş da kendilerinin attığı adamlara Beşiktaş'ın çocuğu diye tekrar tezahürat yapıyorlar.

Utanmakla utanmamak arasındaki fark siyahla beyaz arasındaki fark kadar bu ülkede. Tribün vicdanını Çarşı temsil ediyorsa "batsın bu dünya".
Devamı ...

19 Şubat 2011

Çarşı Yılmaz Özdil Soludur


“Two size” manşeti unutulmaz. Star Gazetesi’nin yazı işleri müdürü Yılmaz Özdil şöyle bir sayfa yapmış. Altalta iki fotoğraf. birinci fotoğrafta yerde saçlarından tutulmuş bir İngiliz yanındaki kutuda “Leeds’li holiganlara Taksim’de kafasına vura vura vatan toprağını öptürdüler” yazıyor, hemen aşağısında çimlere secde etmiş Kewell’ın resmi yanında bir kutucuk “Leeds’li futbolculara Sami Yen’in çimlerinde cenaze namazı kıldırdılar. Hem de Two rekat.”

Bu manşet Yılmaz Özdil’in yükselişini elbette engellemedi. Ciner Grubuna geçtikten sonra ulusalcı – muhalif yazılarıyla edindiği popülarite TMSF tarafından gruba el konulduktan sonra Hürriyet gazetesine geçmesini sağladı. Bugün hayatının madden ve manen yaşadığı bu en parlak devrinde de “Two Size” manşetini atan Yılmaz Özdil’den örnekler sunmaya devam ediyor. Diyelim, Ahmet Türk’e atılan yumruğu kutladığı veya son zamanlarda yazdığı “Hasiktir” başlıklı yazılar yazarın seviyesinin maddiyatıyla orantılı olmadığını gösteren güzel örnekler.

Müthiş bir popülaritesi var. Binlerce insan yazılarını forward emaillerle gönderirken büyük bir şevkle birbirlerine ne kadar haklı olduğunu anlatıyor. Sözlük gibi mecralarda “Kendisinin görüşlerine katılmam ama” diye başlayan yazılarda yazıları övülürken, dili “kısa ve öz”, “halkın anlayacağı türden” bulunuyor. O “korkusuzca gerçekleri söyleyen” bir yazar, Excel formatında yazdığı yazıların yekünü de “yaratıcı” esprilerle dolu, hakikati ortaya koyan birer abide. Politik olarak solda bir ulusalcı, Anıl Çeçen’in “Ulusal Sol” kitabını okuyup okumadığını bilemeyiz ama yazılarında ifade ettiği görüşleri koyabileceğimiz başka bir siyasal nokta da bulunmuyor.

Şüphesiz bizim için Yılmaz Özdil Türkiye’de sola dair ne varsa, onların tam da olmasını istemediğimiz hallerini temsil eden güçlü bir figür. Sorunumuz yazılarının kısalığı değil argümansızlığı, derdimiz gerçekleri ortaya koyması değil gerçekleri bir türlü ortaya koymayı başaramaması, bütün yazıları duygusal ironiler üzerinden yapılan yollamalar olarak tarif edilebilecekken yarım yamalak doğrular ve önyargılar üzerinden yaptığı tümevarımlarla Türkiye’de insanın insana düşman olmasını sağlayacak, diyelim etnik temeller veya dini inanışlar sebebiyle bir kısım insanları diğerlerinden daha az makbul ilan edecek fikirleri yeniden üretiyor. Bu nokta, bizim de Yılmaz Özdil ile ayrımımızın esası.

Biliyor ve açıkça söylüyoruz ki, Yılmaz Özdil hala manşet atıyor, sloganlarla ajitasyon yapıyor, yakaladığı ironileri bağladığı yerlerle bu ülkedeki müesses nizamın şiddeti övgüleyen, yaşama biçimleri üzerinden vatandaşlarını birbirinden ayıran diline omuz veriyor veya bu sistem içinde yaşayan insanların karşı karşıya kaldığı sistematik adaletsizlik ve eşitsizlikleri inşa eden tüm fikri kurumları da destekliyor.

Küçükömer’in tezlerine uzaktan bir örnek olacak şekilde, bu ülkedeki muhafazakar otoriter sağ içerikli solun önemli temsilcilerinden bir tanesi Yılmaz Özdil. Popülaritesini sağladığı siyasal iklimde oynadığı rol ne olursa olsun, makyevalist bir mantıkla bir takım gerçekleri özellikle kapatması, kendi siyasal ajandasına veya grubunun menfaatlerine uygun olduğu sürece de her türlü manipülasyonu yapabilmesiyle Yılmaz Özdil.

Sayısız örnek var, two size bunlardan biri – ve şüphesiz en önemlisi- burada açıkça suçu ve suçluyu övme var, bunun sebebi milliyetçi bir takım duygular, dolayısıyla Yılmaz Özdil için iki insanın ölümü gerçeği görülmeyebilir, buna karşın holiganların yaptığı “saygısızlık” öne çıkartılır, buna olan tepki bir şövalyelik hareketi gibi sunulabilir. Halbuki katillik, nedenlerinden bağımsız olarak, kötüdür ve objektif olarak bir insanın öldürülmesini bu şekilde lanse etmek en hafif tabiriyle rezilliktir.

Bu durum siyasal olanı hakiki olana tercih eden bir siyasal algılayış için çok önemli değil. Zira böyle bir akıl için siyasal olan yarattığı sonuçlar ve kendi değeri sebebiyle hakikatin bizatihi kendisinden önemlidir. Hakikat, siyasal amaçlar ve idealar uğrunda yeniden şekillendirilebilecek bir veri setinden ibarettir. Bir kısmı atılabilir, yeniden düzenlenebilir, törpülenebilir veya yok sayılabilir. Önemli olan siyasal amaca hakikatin uygunluğudur.

Bu tabi nihayetinde insanları vicdansızlaştırır, ahlaktan uzaklaştırır. Bu makyevalist bakış açısı en sonunda insanı hak çizgisinden uzaklaştıracak, siyasal olanı hakka üstün tutmak, nihayetinde gücü hakka üstün tutmaya da yol açacaktır. Öyle ki kamuoyu algısında veya pratikte hakkı – hakikati- belirleyebilecek gücü olan haklı da olacaktır, önemli olan güçler arasındaki çatışmadır, kim diğerine galabe çalarsa hakkı da o belirleyecektir öyleyse güçlü olmak için yapılan her şey mübahtır.

Bu tip bir uzaklaşmanın nasıl feci sonuçlara yol açabileceğini de elbette biliyoruz. Söylediklerini haktan uzaklaştırıp siyasal olana yaklaştıran ve siyasal amaçları için her edimi meşru gören bir zihniyet nihayetinde güven / itibar erozyonu da yaşayacak, sistematik olarak hakkı çiğnediği – suistimal ettiği için geniş kitlelerle bağlantısı kopacak, kendi siyasal alanında –belki bir süre- önemli bir figüre dönüşecekken o alan dışında belirleyiciliği kalmayacaktır. Bu bir şahıs için doğru olduğu gibi hükümetler için de doğru. sistematik olarak kendi amaçlarına ulaşmak için hakikati saklayan, değiştiren veya hakikati baskılamaya çalışan her iktidar hakikat tarafından yenilmeye mahkumdur, bu yalnızca bir zaman meselesidir. Ülke tarihini bilenler için bu önermenin ne kadar doğru olduğu şüphesiz daha açık.

Bu kadar Yılmaz Özdil değerlendirmesi şu cümleyi ifade edebilmek için: Popülist, hamasi, milliyetçi, şövenist muhalif Yılmaz Özdil Solu neyse Çarşı’nın da diğer taraftar grupları arasındaki yeri tam olarak o.

Çarşı’nın da aynı Yılmaz Özdil gibi söylediğini hak terazisinde tartmasına sebep olan bir vicdanı yok. Bu ülkedeki taraftar gruplarındaki yaygın takım faşizmi ve şövenist ve saldırgan bir dille kendini ifade etme biçimleri bütünüyle Çarşı’da da var. Değişen yalnızca kelimeler.

Yılmaz Özdil nasıl Türkiye’deki yaygın milliyetçi, ulusalcı, şövenist, muhafazakar, baskıcı – tahakkümcü – müesses nizam gazete yazarlarından dil oyunları, esprileri, şakaları, ironileri ile sıyrılıyorsa Çarşı’nın da yaşadığı bu türden bir ilerilik. Diyelim bu ikisinin de internet yoluyla müthiş bir popülariteye kavuşması, “Yaratıcı Beşiktaş Taraftarı” ile “Gerçekleri söyleyen keskin dilli yazar Yılmaz Özdil” sloganlarının doldurduğu alanlardan kaynaklanıyor.

Çarşı nasıl tam da Beşiktaş’ın sportif olarak inişe geçtiği bir zaman diliminde üstünlük ve farklılık arayışı içindeki Beşiktaş taraftarının yüreğine su serpen olarak övgülere boğulduysa ve kendinden bahsettirdiyse –şüphesiz bahsedilecek ondan başka da pek az şey vardı- Yılmaz Özdil de ait olduğu siyasal akımın inişe geçtiği, muhalefette kaldığı, temel ideolojisinin alabildiğine sorgulandığı bir zamanda, kendini ezilmiş / sıkışmış / baskı altında hisseden kitlelerin bahsetmeye değer bulduğu ifadelerin mimarı oldu, başka bir şey değil.

İkisinin de müesses nizam veya egemenlerle herhangi bir dertleri yok, Yılmaz Özdil için vesayet rejimi basbayağı kutsanacak, ideolojisi yeniden üretilecek veya savunulacak bir değerken, Çarşı grubu için de Demirören ve temsil ettiği başarıya odaklı, sükseli transferli, popülist söylemli, Fenerbahçe düşmanı zihniyet hemen hemen aynı şeyi temsil ediyor. Yılmaz Özdil nasıl başarısızlık, kifayetsizlik bağlamında CHP yönetimini eleştiriyor –ama günün sonunda mutlaka da onun yanında duruyorsa- Çarşı da işte o şekil yaptığı başarısızlık eksenli eleştirilerden sonra Başkanın etrafında bir güvenlik barikatı kurabiliyor. Bunları yaşadık, gördük, biliyoruz.

Son olay, Çarşı’nın eylemleriyle simgelediği her şeyin iyi bir dışavurumundan ibaret. Yılmaz’ın nasıl büyük kötüsü AKP ise ve ne olursa olsun ona zarar verecek her şeyi destekleyecek, iddiaları yalan da çıksa özür dilemeyecekse, Çarşı’nın büyük kötüsü de Fenerbahçe ve bu uğurda Taurasi gibi alanında dünyanın en iyisi bir sporcuyu yaralamak da vaka-i adiye. Elbette özür dilemeyecekler. Elbette Taurasi’nin doping kullanması ve üstünden geçtikleri Aziz Yıldırım makarası için yüzleri kızarmayacak, siyasal olarak doğru olanı yaptılar, hakiki olması gerekmiyordu ve “bu işler de böyledir zaten”

Tam da bu sebeple ben de diyorum ki, Türkiye’de takımını evinden TV izleyerek destekleyen, sonuçlar kötüye gittiği zaman gazetelerin son sayfasındaki spor yorumlarını bile okumayan taraftar dahi benim için Çarşı’nın yekününden anlamlı ve değerlidir. Zira bu taraftar, en nihayetinde insanın insana saldırmasına sebep olan bir hasmane düşmanlık dilini üretmiyor, üretilmesine sebep de olmuyor, hakkı çiğneyerek insanları bir güç savaşında zombi gibi birbirlerini yemeye yönelten beyinsiz politik makineler haline çevirmiyordur. Bu taraftar, hakkı görmezden gelerek rakibine zarar vermesi umuduyla yarı gerçek doğruları ortaya koymuyor, bir büyük kötü mitosu ile rakibini büsbütün şeytanlaştırırken onun üzerinden kendisini bir aziz gibi yansıtmıyor ve nihayetinde de öfke, şiddet, azap üçgeninde sıkışıp kalmış bir politik döngünün de unsuru olmuyor. Oysa Çarşı bunların hepsinin hem mimarı, hem görünüm şekillerinden biri hem de müsebbibi. Çarşı dili edebiyatında düşman Fenerbahçe’nin iyi yapabileceği hiçbir şey yok, Fenerbahçe’nin hakları ancak Beşiktaş’ın zararı olarak anlamlı ve o halde hepsi yok edilebilir, bu uğurda bir sporcuya dahi iftira atılabilir, hepsi kabak gibi yanlış çıksa da geri adım atılmaz. Utanma yok, sıkılma yok, hep saldırı büsbütün atak.

Bu haliyle Çarşı elbette kendi taraftar potasında önder gruplardan biri olabilir, saldırgan, şövenist, mutlakıyetçi dili elbette popülerliğe mazhar olabilir, sadece hiçbir zaman haklı olamaz ve asla da olamıyor. Şu gün Çarşı en nihayetinde bir taraftar grubu, bütün taraftar gruplarından hiçbir farkı yok ve üzerine ne kadar romantik bakış açıları geliştirmeye çalışırsak çalışalım bunlar ancak işin kozmetiği, yüzleri aynı bakıyor, sözleri aynı yere gidiyor, kutladığı düşmanlık içerisinde hep birilerinin hakkı yeniyor.

Bununla abad oluyorlar mı? İşte Yılmaz ne kadarsa o kadar. Korkunç karnesiyle, kendisinden 10 kat az okunan yazarların prestij ve belirleyiciliğinin altında, bir hükümranlıktaki tamtam sesi, başka bir şey değil.
Devamı ...

4 Mayıs 2009

Hıncallaşan Çarşı


beşiktaş taraftar

3 Puan da yazmış, Çarşı’nın internet sitesinde bir klasik değişmedi. Her Beşiktaş Fenerbahçe maçından sonra hakem hataları bulmaya çalışan, bir yenilgiyi futbolla değil ancak ve yalnız -komplo teorileri yaratarak izah etmeye muktedir bir akıl Çarşı’nın internet sitesinde egemenliğini devam ettiriyor. Bu akıl, bahaneler, mazaretler, komplo teorileri, iç ve dış düşmanlardan mürekkep bir retoriği böyle cafcaflı bir şekilde kullanırken türk futboluna da Hıncal kadar zarar veriyor, hıncallaştığı ölçekte de haksızlığa düçar oluyor. Ne diyorum? Çarşı siyah beyaz Hıncal olma yolunda ilerliyor.

Allaha şükür hafızamız yerinde. Geçen sezon sonu Çarşı grubu kendini feshetmişti. Asi Ruh belgeselinin gala gecesinde yapılan açıklamada grubun dağıtıldığı açıklanmış gerekçe olarak da "Çarşı markasının Beşiktaş’ın önüne geçtiği iddiaları"," Çarşı kurucularına “olmadık mesnetsiz” iddialar ileri sürülmesi", "Beşiktaş camiasının birlik ve bütünlüğünün bozulması", "kimi adli olayların tüm tribüne mal edilmesi" gösteriliyordu. 3 ay sonra Çarşı tribüne geri döndü. Yukarıda sayılan gerekçelerden hangisinin ortadan kalktığı da açıklanmadı. Bir tribün grubu olarak sezon kapanmışken kendilerini feshedip sezon başlayınca tekrar dönme komedisi Çarşının ismiyle anılıyor bugün.[1]

Dönmüşken eski ve klasikleşmiş alışkanlıklarını da devam ettirdiler. Çarşı’ya göre Beşiktaş mucizevi bir takım. Mükemmel bir futbol oynuyor, harika futbolcuları var, asla hata yapmayan teknik direktörler tarafından yönetiliyor ama sadece Beşiktaş oldukları için şampiyon olmaları engelleniyor. Engelleyenler “dış düşmanlar.” Bunlar Türk Futbol Federasyonu ve onun “tetikçileri” eliyle Beşiktaş’ın şampiyonluğunu engellemek için olmadık işler yapıyorlar. Maçlarını kaybettiriyorlar, haksız yanlı kararlarla takımı “biçiyorlar” Emperyalist Batı’nın yerli işbirlikçiler eliyle Türkiye’yi yok etmeye çalıştığı yollu paranoyak görüş ve dil aynen Çarşı tarafından kabul edilip “izahat” olarak sunuluyor.

Çarşı’nın izahatını yapamadığı tek şey, bu mükemmel, muhteşem ve elbette harikulade takımın nasıl olup da uluslar arası turnuvalarda gelenin geçenin yendiği, tarihi farklar attığı bir takım olduğu da değil. Bizzatihi böyle bir komplo senaryosu varsa Beşiktaş’ın bugün nasıl olup da ikinci olabildiği, kazandığı maçları nasıl kazandığı? Böyle bir komplo varsa Fenerbahçe ve Galatasaray’ın bu takımın arkasına düşmesi mümkün mü, makul mü? Elbette değil ama bu tipte hamasi şeyler de gerçekliği açıklamak için değil, bir bahane üreterek gerçeği açıklamamak için söylenir zaten. "Yıldırım Demirören yönetimi beceriksiz ve kifayetsiz bir yönetim olarak senelerdir Beşiktaş’ın milyonlarca dolarını harcayarak kulübü kendilerine borçlandırıyor, bütün bu maliyetlerle Gökhan Zan, İbrahim Üzülmez, Cisse ve genel olarak kadronun tamamı gibi ortalama bir kadro kuruyor, bu kadro da yazgılı olduğu gibi başarısız oluyor" demek biraz dik ve yönetim ile kavgaya teşne bir tutum olacağından da söylenemiyor. Gelsin MHK gitsin TFF, Fenerasyon, Tetikçi, Şike, Peşkeş, Beşiktaş Ulan!’dan mürekkep gargara.

Ben yardımcı olayım istiyorum, Beşiktaş neden Fenerbahçe maçını kaybetti? Çünkü çok kötü oynadılar. O kadar kötü, o kadar rezil oynadılar ki Alex, Edu, Lugano’nun dahi oynamadığı tarihinin en kötü Fenerbahçe kadrolarından biri bile kendilerini rahatça yenebildi. O kadar kötü oynadılar ve o kadar kötü bir sisteme sahipler ki, sol kanatta 40 metre boş alan kaldı, orta sahada tek top yapamadılar, maçın 80. Dakikasına kadar takım olarak yapabildikleri bir tane atak bile yok. O kadar kötü ve verimsiz oyuncuları var ki, birinci golde Gökhan Zan ileri çıksa Guiza Ofsaytta kalacağından pozisyonu daha baştan öldüreceklerdi, bunun yerine Fenerbahçe’yi izlemeyi tercih edecek bu stoper bir stoper gibi düşmeden topa müdahale edeceğine kendini yerlere bırakmayı tercih ettiğinden, Rüştü’de oyun sürerken oyun durmuş gibi el kol kaldırmayı seçtiğinden buz gibi gol yediler. (bkz: amerika deplasmanı | alan nasıl paylaşılmaz) Holosko’nun bireysel yeteneği ve 4 Fenerbahçeli oyuncunun kollektif saçmalaması olmasa gol atamayacakları gibi, Fenerbahçe son paslarda azıcık yetenekli olsa, dörde iki, dörde bir yakalanan 3 pozisyon da rahatça gol olup maç beşli skorla da bitebilirdi. Bu da yeni bir şey değil, Beşiktaş ilk altıdaki hiçbir takımı yenemedi, hiçbir maçta iyi oynamadı, her birinde de karşı takımlar hakkıyla maçı aldı. Galatasaray, Ankaraspor, Bursaspor, Sivasspor hangi birinde ne oynandı ki, bu maçtan ne bekleniyor?

Yalnız şunu da söylemeden geçmeyeyim Forza Beşiktaş forumlarında da bu komplo teorisinin geçer akçe kabul edilmediği belli. “Kanser ettiniz yeter ulannn” başlıklı konuda taraftar şöyle diyor: [2]

“Düne kadar taraftar " ölünüzü dirinizi her hafta birinizi " diye besteler yapıyor, sen kalk önce Bursa sonra Fenere inönüyü cennete çevir. Hangi şampiyonluktan bahsedeceksiniz artık ? Olsanız kaç para edecek bu şampiyonluk ?

Bursa geldi geçti, Fener geldi geçti , Galatasaray geldi geçecek o da. ÖLÜLERİ DİRİLERİ HER HAFTA BİRİLERİ'ne çevirdiniz ya. Lanet ediyorum... Şampiyon olursanız kupanıza, olmazsanız alayınıza ! “

“her zaman aynı olay umutlandırıp utandırıyorlar..
Hİç mi düşünmezsiniz şu taraftarı yazıklar olsun”

“bu futbulcularda nasıl bır kısılık vardır nasıl bır ruh vardır o kadar taraftarın onunde hıcmı top oynamaz ınsann bu futbolla bırak sampıyonlugu bank asyadan superlıge bıle cıkamaz bu takım hepsıde kansız bunların bu takımdan kım gıderse gıtsın arkasından bakarsam serefsızım yeter ulannn 6 sene oldu 6 sene hep fener macındamı kaybedecez sampıyonlugu daha bı derbı kazamıslıgımız yok sokarım bogle sampıyonluga ıstemez kalsın sampıyonluk falan alayınıza ısyan edıyorum yeter artıkk...”

“büyük kaptanımızı vedat abimizi ettiğiniz gibi bizleri de KANSER ettiniz ulan.. yıllardır gelmedik mi stat kapılarına.. hangi şehre deplasmana gittinizde arkanızdan kavga gürültü patırtıyla koşmadık? Nerede yanlız bıraktık nerede ayrı kaldık.. stadımıza evimize kartal yuvamıza almadılar, stat kapılarından bağırmadık mı bir yerimiz yırtılana kadar.. hiç mi biriniz okumaz görmez duymazsınız isyanlarımızı?? yeter lan yeterrrrrrrrr.....”

“6 senedir ortasahada ayağa top yapmıyoruz,Şişiriyoruz. 2 top üst üste yapamiyoruz..

Bu kadroda kalıcak 1-2 topcu vardır onun dışında allahın kulunu tutmacaksın..”

“Ya başlarım böyle işe ne tadım kaldı ne tuzum... Bu kaçıncı derbi mağlubiyeti utanın artık yazık hemde ne yazık...Başlarım sizin oynayacağınız oyununuza.”

“6 yıl oldu be... tam 6 yıl... bu taraftarın bu geceki oyunu hakettiğine inanmıyorum. nedir bu fenere olan zafiyetiniz? adamlar kendi evimizde bizi tamda rotamız şampiyonluğa çevirmişken, bütün fırsatlar önümüze sunulmuşken yenebiliyor anlamadım? tarbzonu yensek liderdik, sivası yensek liderdik, bursayı yensek liderdik, feneri yensek liderdik....ayıptır, günahtır...”


Bunlar da iki dakikada bulduğum yazılar. Dolayısıyla taraftarın gördüğü somut gerçeklik ile Çarşı’nın beyan ettiği arasında derin bir ayrım var. Çarşı’nın da bu gerçekliği görmediğini düşünmek zekalarına hakaret etmek olur sadece Çarşı bu gerçekliği ifade edebilecek durumda değil, gerçekliği ifade etmek onun sorumluluğunu da almak olduğundan Çarşı bu sorumluluğu alamıyor, zira açıkça Yıldırım Demirören ile kavga etmek istemiyor. Takımın kötülüğü ve başarısızlık son kertede başkanlarının performansından kaynaklandığından bunu söyleyemiyorlar. Bu da onları gittikçe Hıncallaştırıyor, bütün bir türk futbolunu komplo senaryoları üzerinden izah eden Hıncal’ın komploculuğu onlara da sirayet edip, bu sefer Beşiktaş üzerinden bir kere daha üretiliyor, bu komplo teoriciliği de böylelikle bu sefer Çarşı eliyle toplumsallaştırılıp kitleye empoze ediliyor. Sorun, bunun bizzatihi sorunları görmeyi engellemesi, Beşiktaş’ı son senelerde kaderi olan başarısızlığa mahkum etmesi. Onlar adına karar verecek halimiz yok ama bugün kullandıkları bu dil ile Beşiktaş’ın mevcut durumunun sebeplerinden biri olduklarını da söylememiz gerekiyor.

Bir de sene ortasında 27 senedir beşiktaş üstünde oynanan oyunlar diye konuşan Yıldırım Demirören [3] bile “hep hakemleri suçlamayalım” çizgisine geçmişken ilk yenilgide o çizgiyi ana sayfadan sürdüren bu grup, Demirören kadar dahi doğru bir şey söyleme imkanını kaybetmiş demektir ki, dön baba dönelim, sezon sonu kendilerini fesh etseler yeridir. Ziyanı yok sene başında bir kere daha tribünlere dönerler.

[1] http://papazincayiri.blogspot.com/2008/08/ar-dnd.html
[2] http://forum.forzabesiktas.com/viewtopic.php?f=25&t=11419
[3] http://papazincayiri.blogspot.com/2009/03/bir-milli-guvenlik-sorunu-olarak.html
Devamı ...

22 Ağustos 2008

Çarşı Döndü


carsi

Çarşı grubunu diğer taraftar gruplarından ayıran özelllik nedir sorusuna ciddi bir yanıt bulabilmek pek mümkün değil. Genel vurgu söylemin altını çiziyor. "Çarşı nükleere karşı", "Hepimiz Eto'o yuz" gibi pankartlar ve anarşi sembolünün kullanılması Çarşı grubunun "sol", "anarşist" kitleleri de kapsaması bakımından önemli. Tek başına Alen'in tribün lideri olarak öne çıkması, Ermeniyi kötülük, terörizm, arkadan bıçaklama ile özdeşleştirip dışsallaştıran ortamda bir tür rol model olabilmesi de bir diğer önemli gösterge olabilir.

Bunun haricinde klasik tribün grubu tipolojilerinin tamamı gözüküyor. Yani Çarşı grubu da söyleminde ve eyleminde şiddeti *1 baskın şekilde kullanıyor, derin bir fanatizm var. Her tribün grubu gibi kendi tribün ve takım kültünü iyilik, ahlaklılık, onur gibi soyut değerlerle özdeşleştirip rakipleri ahlaksızlık, onursuzluk, kötülükle bir tutuyor. Mafyatik ilişkiler var, en son Sinan Engin örneğinde gözüktüğü*2 gibi Beşiktaş tribünleri bu kapsamdan kendini ayırabilmiş değil.

Dolayısıyla Çarşı'nın söylemi ne olursa olsun pratikte diğer tribün gruplarından temelde ayrıştırılamayacak bir hayatı yaşıyor. Grubun bu kadar büyütülmesi ise solun Türk medyası içerisindeki ayrıcalıklı konumu, Beşiktaşlıların son 5 sezondur kendilerinden başka sarılacak başka bir şeyleri olmaması, gerçekten iyi bir kaç pankartı, tezahüratları gibi unsurlara bağlanabilir.

Ancak yaşadığımız bu son olay hakiki bir kaymadır.

Aziz Yıldırım'ın iki kere istifa edeceğini açıklaması ve sonra geri dönmesi yoğun eleştirilere hedef olmuştu. Süreç gerçekten de kötüydü, Aziz Yıldırım istifa edeceğini açıklamış, taraftar ayaklanmış, takım bir belirsizliğe girmiş sonra son anda Yıldırım "baskıyla" görevinin başına geri dönmüştü. Bu insanlarca "ucuz" bir numara olarak kabul edildi.

Yıldırım Demirören de bu tipten dönüşleri çok sıklıkla yapan bir isim. Beşiktaş'ın PAF takımla maçlara çıkacağını bildirmesi ve arkasından as takımla çıkması, takımın kazandığı Türkiye Kupası'nı Haluk Ulusoy'un babasına götürmesi*5, Haluk Ulusoy'u desteklediğini açıkça deklare etmesi*6 ve bir zaman sonra Haluk Ulusoy'la kavga etmesi*7 sayılabilecek bir kaç örnek. Sene başında yaşanan "İboların terlik kavgası" bunların üstüne sadece tuz biber ekti.

Yıldırım Demirören elbette Aziz Yıldırım kadar eleştirilmedi. Ancak bu eleştirilmediği manasına da gelmiyor. Taraftar grupları bu tarz hareketleri sevmediler, beğenmediler ve açıkça ahlaksız buldular. Başkanların sözünü yemesi kifayetsizliklerinin de delili oldu.

Şimdi Çarşı ne yapıyor? Çarşı Asi Ruh belgeselininin gala gecesinde dağılacağını açıkladı. Ligin başlamasına 1 gün kala da tribüne tekrar geri döneceğini beyan ediyor. Bunu yapanlar kendilerini "endüstriyel futbola karşı son barikat" olarak tanımlayan bir grup. O halde bize bu süreçte neyin değiştiğini, nelerin düzeldiğini ve ne olduğunu inandırıcı bir şekilde açıklamak zorundalar. Bunun basit bir promosyon hamlesi olduğuna inanmıyorum, Çarşı daha fazla dvd satabilmek için böyle bir şeyi yapmaz. Ancak neden yaptığını da ifade etmek zorundadır. Bu süreçte ne değişmiştir? 3 aylık dönem sonunda artık Çarşı ismi Beşiktaşlılığın üstüne geçmiyor mu? Çarşı'nın Beşiktaş ismi üstüne çıktığını iddia edenlerle Çarşı'yı eleştirenler eleştirmeyeceklerine dair yemin mi ettiler, Kuran'a mı el bastılar, Allah'ın adını mı verdiler? Çarşı'nın tribünde olmasını veya kendi üstlerinde tahakküm kurmasını istemeyen gruplar her şeyin aynen devam etmesinin mükemmel olacağı fikrine mi kapılmıştır? Neden gidildi, neden dönülüyor, Çarşı'nın bir izahatı var mı?

Güney Amerika sosyalisti Ece Temelkuran'ın konu hakkında yazdığı bir yazıda*8 Cem Yakışkan şöyle diyor: "O poları giyen çocuklara soruyorsun Çarşı’nın A’sı ne diye? Anlatıyorsun işte, ‘Bu anarşizm demek’. Diyor ki ‘O ne?’ Anlatıyorsun işte, sol mol, bilmiyor. Çocuk dediğim de, yanlış anlaşılmasın, 30 yaşında adamlar da var. Tamam, Çarşı’da siyaset amaç değildi ama bizim sosyal bir tarafımız da vardı. Böyle yeni bir gençlik de var biliyorsun, ‘Kurtlar Vadisi’ filan... Neyse ben söylemeyeyim gerisini artık."

Bunların hepsi can sıkıcı sebepler ama sormak lazım çocuklar anarşiyi mi öğrendi? 3 ay önce varolan ve rahatsızlık duyulmasına sebep olan temel hangi koşul bugün artık yok? Yakışkan diyor ki "Benim kurşun yaram var, bıçak yaram var. Ama bizi kalemleriyle vurdular. ‘Satılmış Çarşı’ diye yazdılar. O tribün benim başıma yıkıldı. Bağırıyoruz muhalif oluyoruz; bağırmıyoruz iktidarın adamı oluyoruz." Satılmış Çarşı diye yazanlar artık başka şeyler mi yazıyorlar?

Bu soruların açık bir cevabı yok. Zira Çarşı gidişlerini mistik, duygusal olaylara bağladığı gibi gelişini de metafizik bir "Beşiktaşlılık" olgusu ve onun "ruhu"na bağladı. Somut olarak öne sürülenler ise "medyaya karşı", "Beşiktaşın emrinde olmak gereği", "semt takımının semt içinde kalması" gibi hedefler. Sitedeki açıklamada*9 yer alan "gidiş" nedenlerinin pek azı "dönüş" nedenlerine tekabül ediyor.

O halde iki ihtimal var. Birincisi Çarşı grubu esasında gitmeyi en başından beri düşünmüyordu. Temel hiç bir durum, koşul, olgu değişmediği halde zaten aktif olmadıkları bir dönemde gideceklerini açıklayıp aktif olmaları gereken dönemde döneceklerini açıklamaları bunu gösteriyor. Çarşı bu hareketle "kamuoyu yönetimi" yaptı ve kendisiyle ilgili iyi şeylerin hatırlanmasını sağlayarak kötüleşen imajını toparladı.

İkinci ihtimal ise bu süreç içerisinde üst düzey bir baskı (bu baskıyı görebilecekleri tek yer olduğu için yönetim kaynaklı) görmeleri olabilir. Asi Ruh belgeselinin galasındaki ayrılık gibi "sembolik" bir duruş ile giden Çarşı daha sonra baskıya uğramış, tribüne tekrar dönmek zorunda kalmıştır. Olabilir. Ancak maçlar başlarken yapılan dönüş sembolik bir duruş dahi göstermiyor, 3 ay boyunca buna üzülenlerin kendilerini aptal yerine konulmuş bir şekilde mutlu hissetmeleri için bir neden oluyor sadece.

Beşiktaş ise gittikçe daha fazla "tükürdüğünü yalayan" bir görüntü sergiliyor. Olabilecek en marjinal hareketi öne sürüp (PAF takımla sahaya çıkmak, oyuncuları klüpten uzaklaştırmak, tribünü bırakmak) daha sonra bu varımsız iddiayı "makul ölçeğe" çekmek (A takımla sahaya çıkmak ve Federasyonu eleştirmek, oyuncuları barıştırıp klübe katmak, tribüne geri dönmek) bir tür politika haline geldi. İnandırıcılık sağlamıyor.

Bu gidiş gelişin en önemli sonucu ise Beşiktaş'ın en önemli özellik ve özgünlük iddiasının yaralanması oldu. Seba gittikten sonra yönetim kademesinde böyle bir şeyi öne süremeyecek Beşiktaş'ın özgünlüğe dair elle tutulur tek tarafı "tribün" idi. O da artık sıradan. Beşiktaş Başkanı'nın bir duruşu yok. Menejeri mafya bağlantılı. Tribünü gitti geldi. Her şey çok vasat ve bu sıradanlığın yarattığı tek bir güzellik yok.

Çarşı hakikaten kendine de karşıymış, tek kalemde bitirdi.

referanslar:
*1 : http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=583633
*2 : http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=130440
*3 : http://www.milliyet.com.tr/2007/09/03/son/sontur06.asp
*4 : http://www.ligtv.com.tr/Default.aspx?r=1&hid=28793
*5 : http://www.sabah.com.tr/2006/09/06/yaz1301-80-116.html
*6 : http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2004/07/16/yazarlar/yazarlar54.html
*7 : http://www.carsiforum.com/forum_posts.asp?TID=10442
*8 : http://www.milliyet.com.tr/Default.aspx?aType=....30.05.2008
*9 : http://arielortega.blogspot.com/2008/08/arnn-duyurusu.html
Devamı ...