17 Kasım 2009

Acizlik - Küçüklük - Vicdansızlık



Galatasaray Yönetimi suçluyu buldu. 10 – 15.000 kişilik Abdi İpekçi’de dün gece gözlenen hayvanlığın sebebi şu yukarıdaki kadıncağızmış. Bu kadıncağız hareket çektiği için taraftar kendisine ve Fenerbahçelilere bozuk paralar, yabancı maddeler atmış, fiili saldırıda bulunmuş, küfür etmiş, olay çıkarmış. Hatta kadıncağız bunlara hakaret ettiği için gidip Kinsey’e saldırmışlar. Bu yüzden Galatasaray yönetimine Galatasaray'ın kendini sorumlu hissedeceği bir şey yok. Galatasaray taraftarı “tahrik edildiği” için ne bok yerse meşru. Şimdi bu manyakça, bu ahlaksızca, bu insanın yüreğini sıkan düşünce Serhat Ulueren’ler bilmemneler eliyle kamuya servis ediliyor. En sonunda şirazeden iyice çıkmışlar, “sizin yüzünüzden GS ceza alacak” demişler. Sizin ahlak namına, vicdan namına hiçbir hasletiniz yok mudur?

Tabi bütün bunları bir kişi dahi savunmaya cesaret edemiyor. Dünden beri baktım Fenerbahçeli bloglar kendi içlerinde olayların kritiğini yapmışlar, mesela Lambuja konunun özüne yönelik çok net bir analiz yapmış, geçmişe yönelik meşrulaştırma yolunun nasıl kısır bir döngüye bizleri sokacağını ihlal etmiş. Yetmez. Ayrıca taraftarın da kendi kulübü dahi yapsa, haksızlığa karşı durabilmesi, bir omurgasının olması gerekir. Şu blog dünyasında, Ercan Saatçi’nin 3 sene önce söylediği ve montajda çıkartılması gereken bir laf günlerce tartışıldı. Sayfa sayfa yazı yazdılar. Buyrun Adnan Polat orada, öyle bir açıklama yaptı ki hepimizin suratına karşı ananızı sikeyim diyor. Yazacak bir tane adam var mı? Bunlar yazılmazsa, bunlar eleştirilmezse, bunların ahlaksız olduğu söylenmezse o zaman bu adamlar da bu tip şeyleri yapacaklar. Ne olacak? En sonunda bir kadıncağızı halkın önünde günah keçisi diye oturtup fanatiklerin önüne atacaklar.

Şimdi televizyonda diyorlar ki “sizin yüzünüzden GS ceza aldı.” Hepimiz biliyoruz, görüyoruz çevremizde de var, tuttuğu takıma fanatik bir asker gibi bağlı insanlar dolaşıyor bu ülkede. Bu kadıncağızın adı açıklandı, yüzü belli, televizyona çıkartıldı, televizyonda milyonların önünde olanların sorumlusu olarak lanse edildi, yarın öbürgün manyağın biri bu kadıncağıza bir fenalık yapmayı düşünse bunun vebalini kim alacak? Bu manyağın kulübünün başkanı bu kadıncağızı zaten suçlu ilan etmiştir. Bundan sonrası bir durumdan vazife çıkartma meselesi. Öyle büyük bir hayasızlık var ki şu kadıncağızın hiçbir suçu yok, hiçbir günahı yok, 10.000 tane adamın tasmalarından boşanmasının mesulu haline getiriyorlar.

Bu kadıncağız acilen dava açmalıdır. Galatasaray yönetimi gerçek dışı ifadelerle olayların sorumlusunu bu kadın olarak lanse etmek suretiyle hanımefendinin toplum nezdindeki itibarını açıkça zedelemiştir. Hem hakaret davası hem de manevi tazminat davası açılabilir. Ayrıca kendisini kamu önünde suçlu ilan eden ve hedef gösteren medya kuruluşuna da yaptıkları basın ahlakına aykırı yayın sebebiyle manevi tazminat davası açılabilir. Bütün bunlar yapılmalıdır ve bu rezil adamlar ahlaksızlıkları sebebiyle ceza almalıdır. Olayların müsebbibi Galatasaray olduğunda eleştirmek için kullanabilecek iki kelime bulamayan adamlar bir tane kadıncağızı Fenerbahçeli diye hayvanlığın sorumlusu haline getiriyorlarsa bu vicdansız, bu ahlaksız adamlar bunun bedelini de ödemelidirler.

Şu olayları yazmayan, “bu topa girmeyen”, bir statta olay çıkartan, o olayları sahiplenen ve destekleyen, her şeyin suçlusunu yine bir kadıncağız üzerinden Fenerbahçe yapanlara edecek itirazı olmayanlar bundan sonra gitsinler Kolombiya, Uganda, Barbados liglerinden bahsetsinler. Gözleri önünde Türk spor tarihinin en büyük şerefsizliklerinden biri gerçekleşirken susacaklarsa zaten yapmaları gereken budur. Bir yönetim bütün unsurlarıyla taraftarının yaptığı sportmenlik ve ahlak dışı hareketleri sahipleniyor, bu hareketlerin mesulu olarak orada bir tane kadıncağızı parmakla göstermekten utanmıyor, o kadıncağızı suçlu damgasıyla halkın arasına atıyor, elindeki medyayla bilmem neyle de bunu pompalıyor ve bu insanlar bu ülkede susuyorlarsa artık ağızlarını bu ülke hakkında hiçbir şey için açmasınlar. İnek bokuyla oynayan deliler gibi gidip boklarını ellerini yüzlerine süre süre oynasın, anlatsın dursunlar. Efes maçıymış. Efes maçında taraftar sahaya girdi, maç boyu kendilerini tahrik eden Efesli oyunculara saldırdı, kulüp olaylardan dolayı özür diledi, üzüntü duyduğunu açıkladı, Fenerbahçe 5 maç ceza aldı, Fenerbahçe taraftarına vuran Kaya ise hiçbir ceza almadan devam etti. Fenerbahçe tek bir tane Efes taraftarını parmakla gösterip suçlu budur demedi, Fenerbahçe şu veya bu maçı örnek gösterip bunu unuttunuz mu deme acizliğinde bulunmadı, Fenerbahçe bu olayları sahiplenmedi, benimsemedi ve desteklemedi. Fenerbahçe acizlik yapmadı. Büyük bir kulüp olduğunu gösterdi. Galatasaray Yönetimi ise yaptıkları ile çirkef, aciz ve küçük bir kulüp yaratmıştır, bu küçüklüğe isyan etmeyenler de bu küçüklüğe layik olan küçük adamlardır.

Devamı ...

Sarı-Kırmızı Renkleri Sarmış Alçaklık



Adnan Polat net olarak yerini belli etti “Fenerbahçe’den özür dilemem” daha sonra da Yönetim Kurulu’ndan olaylarda bütünüyle Fenerbahçe’yi suçlayan, Fenerbahçe’nin Efes maçını emsalleyerek “ikiyüzlülük” ithamında bulunan, Kinsey’e ünlemli istihzai atıflarda bulunan rezil bir metin yayınladı. Bu metnin mesuliyeti bu saatten sonra Galatasaray yönetimindedir. Sahaya inip sporculara saldıran, tek bir kadına küfürler ederek çullanan, saha ortasına bozuk paralar çakmaklar atan bu taraftarlarla beraber omuz omuza yapmaya namzet bu yönetim, Türk sporunda bundan sonra çıkacak her türlü olayın da elbette sorumluluğunu üstüne almak zorundadır. (açıklama: http://www.galatasaray.org/kulup/haber/5340.php)

Biliyoruz ki “tarafsız”, “objektif” bloglarda bu açıklama ile ilgili eleştirel, kritik tek bir yazı okuyamayacaksınız. Onların ferasetleri kendi yaptıkları kötülükleri alkışlamaktan ötesine gitmez. Onların objektif blogculuğu konu Galatasaray oldu mu her şeyi kendilerine yontmalarından veya en fazla susmalarından başka bir şey değildir. Şurada vicdanı olan, ahlaki olan insanları infial ettirecek sözler karşısında onlar ancak Bolivya liginden, Kolombiya liginden maç kritiği yapma yöntemini seçeceklerdir. Rıdvan’ın bir tane sözü üstüne çullanarak haris hakaretler saçan bu dar kafalı tayfa, size Adnan Polat ve Galatasaray Yönetimi’nin kendi taraftarlarının yaptığı şiddet eylemi karşısındaki omurgasız, ikiyüzlü ve tahrikkar üslubunu da anlatmaz, bu adamların yaptığı açıkça rezil eylemler hakkında tek satır yazmaya da yüz bulamaz. Onlar geçmişin hikayeleri arasında kendilerine bir avuntu payı bularak bir yan hakemin “Galatasaraylılar centilmendir” sözünü bugüne tahvil ederler ama gözlerinin önünde sahaya giren, sahaya her tür maddeyi atan, açıkça hakaretler eden ve olay çıkartan bir taraftar kitlesiyle onlara alkış tutan yönetim anlayışı ile ilgili edecek tek laf bulamazlar. Onlar size 100 sene öncesinden menkibeler sunar, objektiflik adı altında “Roberto Carlos nasıl sarıldı” geyiği yaparlar ama yumruk atan Keita’yı aziz ilan etmekten de geri durmazlar. B Planları olmadığı gibi bir A Planları da yoktur bu adamların, ahlakları konu Galatasaray oldu mu suküte erer, büyük bir fırtınaya kapılmış gibi nefes bile çıkaramazlar. Öylesine biçarelerdir ki daha üç gün öncesine kadar Platini aforizmaları döşeyenler “nasıl koyduk” edebiyatı yapmaktan hiç çekinmezler. Çünkü konunun içinde Fenerbahçe olduğunda bu insanlardan geriye omurga namına bir şey bulmak mümkün değildir.

O yüzden bunu da burada ve inandığını söyleme cesaretine sahip diğer bloglarda okuyacaksınız. Bu bloglar size sahte bir tarafsızlık, sözde bir objektiflik vaad etmeyecek, gördüğünü gördüğü gibi söyleyen ve bir yargı belirtme cesareti gösteren her mevzi gibi katılacağınız veya şiddetle karşı çıkacağınız bir fikir söyleme cüretinde bulunacak. Bayık edebi kelimeler arasına sıkıştırılmış menkibeler, istihzai fotoğraf postlamalar, biraz objektif olur musunuz lütfen yalvarışları filan yok, katı bir şekilde inanılan hariç kelime bulamazsınız.

1) Adnan Polat ve Galatasaray Yönetimi yaptıkları bu açıklama ile omurgasız birer oportunist olduklarını alenen ifşa etmişlerdir.

Oportunizm oluşan olaylara karşı etik değerler kısıtı olmaksızın gösterilen fırsatçılık olarak tanımlanabilir. Bundan iki hafta önce Fenerbahçe – Galatasaray maçından sonra çıkan olaylar için maçın tatil edilmesini isteyen hatta hakemleri maçı oynattıkları için suçlayan, Fenerbahçeyi bilinçli bir şekilde gerginlik yaratmakla itham eden ve çıkan olaylar için çok daha ağır cezalar bekleyen yönetim bunu o gün elbette yapacaktır. Çünkü bunun kendilerine bir faydası vardır, bu yöntemle hem federasyonu hem de kamuoyunu baskı altında tutmakta, kendilerine karşı bir haksızlık yapıldığı, şiddete karşı oldukları gibi söylemlerle kendilerini mazlumlaştırmaktadır. Halbuki 2 hafta sonra aynı Galatasaray yönetimi çıkan olaylardan dolayı tek bir laf etmediği gibi, bütün olayların yükümlülüğünü de kendisine küfredilen, hakaret edilen ve fiili tacizde bulunan tek bir hanıma yıkmaktan geri durmamıştır. Demek ki Galatasaray yönetimi ahlaki bir duruş almamaktadır, Galatasaray yönetimi kendi futbolcuları Sabri kadar bile efendi değildir, Futbol takımının Fatih Terim’le, Ayhan’la, Hagi’yle, Sabri’yle, Bülent Korkmaz ve daha nice örnekle içselleştirdiği riyakarlık, çirkeflik ve şiddet kültürü görülüyor ki yönetime de sirayet etmiştir. Arda vurursa iyi – Arda’ya vurulursa kötü, Galatasaray sahaya su şişesi atarsa iyi – Galatasaray’a atılırsa kötü, Galatasaray taraftarı olay çıkartırsa “dış düşmanlar” – Rakip takım taraftarı olay çıkartırsa “kabul edilemez” ikileminde, iki ahlaklı, iki yüzlü ve çifte standartçı bir ikiyüzlülük yönetimin temel politikasıdır. Bu politika ve sürekli spor dünyasının kaynanası gibi söylenerek Galatasaray bir menfaat elde etmeyi bekliyorsa, hayır bunu elde edemeyecektir. Ne ahlaklılar, ne dürüstler, ne şerefliler ne de haklılar. Çirkeflikleri paçalarından akıyor ve rezil yüzleri yalnızca içimizi kaldırıyor.

2) Deplasman taraftarının alınmadığı, bütünüyle Galatasaray taraftarının doldurduğu bir stada çıkan olaylardan yalnızca Galatasaraylılar sorumludur.

Galatasaray taraftarı hiçbir Fenerbahçe taraftarının olmadığı bir arenada maçın beraberlikle bitiminden sonra olay çıkarmıştır. Tahrik ettiği iddia edilen hanımın karşı tribünündeki insanların sahaya girmesi, sporculara fiili saldırıda bulunması, sahaya yabancı maddelerin atılması bir kadının yaptığı bir el hareketinden olan olaylar değil, Fenerbahçe düşmanlığından ve yöneticilerin bu olayları durdurmak için ayağa kalkıp sarı çizmeli Mehmet ağa gibi bakmaktan başka hiçbir şey yapmamasındandır. Fenerbahçe’ye karşı fiili saldırıda bulunup gerginlik yaratan Galatasaray taraftarı elbette ceza almalıdır ancak yönetim de bu olayları eleştirebilecek ve en azından klasik bir “üç beş çapulcu” söylemine indirgeyerek dışsallaştıracak kadar adam olmalıdır. Bu olayları Efes maçıyla şu veya bu olayla karşılaştırarak meşrulaştırmaya çalışmak elbet her takımın da yapabileceği bir iştir ve her takım bu şekilde olayları meşrulaştırırsa yarın öbürgün çok daha büyük olaylar çıkabilir. Bu dil ve lisanla ne spor müsabakalarında barış sağlanabilir ne de olaysız tek bir maç geçer. Bugün bu olayları gören, Galatasaray yönetiminin de bu olayları sahiplendiğini hatta Fenerbahçe’yi suçladığını izleyen her Fenerbahçe taraftarı büyük bir öfke taşımaktadır.Galatasaray Türkiye’nin cici çocuğu olmadığı gibi, böyle İsrailvari sürekli tehdit, devamlı saldırı, ahlaksızca bir mazlum edebiyatı yapması insanların da hakkaniyet duygusunu incitmektedir. Türk Sporu ABD değildir, Galatasaray da İsrail olmamalıdır. Galatasaray yönetimi edepsiz ve hayasızca yaptığı açıklama ile sorumsuzluğunu ilan etmiştir. Bu sorumsuzluk onlara bir daha çıkabilecek hiçbir olay hakkında menfi tek bir söz bile söylememe mesuliyeti yükler. Bu dil ve kalıp ile Türk sporuna karşı açıkça hıyanet eden, türk sporunda sonu gelmeyecek bir yara açan bu yönetim mutlak Galatasaraycı, yalnız kendi çıkarını düşünen ve her şeyden pratik fayda elde etmeye çalışan yapısıyla Galatasaray adını da küçük düşürmektedir.

3) Bu yönetim Baba Gündüz değil Sabri’dir.

Galatasaray Yönetimi Özhan Canaydın’dan aldığı miras üstüne agresif bir Fenerbahçe düşmanlığı ve mazlum edebiyatı yerleştirerek sportif başarı elde etmeyi ummaktadır. Takıma genel bir eleştirilemezlik payesi yüklenmiş, yönetimin eleştirilmesi “günah” statüsüne getirilmiş, yöneticiler “ilahlaştırılırken”, Fenerbahçe sonsuz düşman ve kötülük sembolü olarak düşmanlaştırılmış, bu suretle radikal bir taraftar grubunda bulunması gereken anti sportif histeri Galatasaray kitlesinde yaygınlaşmıştır. Bugün bloglarda, internet mecralarında ve gazete yazılarında olaylar hakkındaki görüşlerle ortaya konulan hezeyan bu somut durumun dışavurumundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla Galatasaray Sabrileşmiştir. Sahada rakibine her türlü müdahaleyi yapan faul verildiğinde hakemin üstüne yürüyen, bağırıp, çağıran ve bu yolla kitleleri ajite eden, bundan da alkış ve menfaat bekleyen bir zeka Galatasaray yönetiminin temel politikası haline gelmiştir. Dolayısıyla Galatasaray yönetiminin geçmişte yapayalnız bıraktığı Metin Oktay veya iyi bir insan olduğu kuşku götürmeyecek Baba Gündüz gibi Türk sporunun sembol isimlerinin arkasına saklanması mümkün değildir. Sadece başarı odaklı, bundan başka hiçbir şey görmeyen, her alanda kendini Fenerbahçe ile karşılaştırarak bu rekabeti negatif – pozitif her alanda geren, kendi taraftarını Fenerbahçe örnekleri ile ajite edip akıllarını donduran, onlardan gerekirse Fenerbahçeliler gibi kart almalarını gerekirse Fenerbahçe maçlarında çıkan olayları aynen ve misliyle çıkartmalarını talep eden bir yönetim kavrayışı bu olayları istemekte, arzulamakta ve bunlardan menfaat beklemektedir. Böyle bir yönetim anlayışı en basit ifadesiyle rezildir.

Bugün bu olaylar karşısında susan, Efes mefes maçlarını örnek veren tüm Galatasaraylılar ise nazarımda Sabri’dir. Bu adamların objektiflik, tarafsızlık çığırışları esasında Fenerbahçelilerin yalnızca Fenerbahçeyi itin götüne sokması, Galatasarayı ise hep ululaması anlamına gelir. Bu adamlar Galatasarayın eleştirildiğini görmeye bile tahammül edemezler ve bizim örneğimiz de bu sebeplee değiller. O sebeple yekten söylüyorum, Galatasaray yönetiminin bu rezilliği karşısında susanlar sizleri dinleyecek kulaklarımız yok, ahlaklı bir laf etmeye başladığınızda gelin görüşelim.

Hepimizi bekleyen terazi tam da şurası: “Sahaya giren, sahaya yabancı madde atan, sporculara saldıran bir taraftar güruhu doğru bir şey yapmış mıdır, bunu onaylayan yönetimin yaptığına ne denir?”
Devamı ...

16 Kasım 2009

Basketbol Nasıl Yönetilmez



Galatasaray taraftarının aptallıkları yüzünden Tanjeviç yine gündemden düştü en çok da bu yüzden olay çıkaranlara kızıyorum. Sonuçta bu maçta olay çıkacağı belli .10 yıldır "sürdürülebilir yenilgi" tezini ısrarla güncelleyen bir takım 20 yıldır Abdi İpekçi'yi ilk kez bir basketbol maçında doldurmuş, asabiyet ve kompleks bir yerden sonra devreye girmiş ve taraftar eline ne geçiyorsa atmaya başlamış olaylardan sonra ise Galatasaray yöneticileri taraftara teşekkür ederken coach Okan Çevik seyirci arkalarında böyle olursa başarılarının devamlı olacağından bahsediyor. Daha iki hafta önce Kadıköy'de terör ortamı yaratmakla suçladıkları kulübe karşı terör ortamı yaratan taraftara övgüler düzülüyor.

5-6 maç ceza verilir Galatasaray'a şimdi, zaten federasyon burnuna kadar pisliğe batmış durumda. Öyle kökten şiddeti önleyici hiç bir ceza veremez kimseye. Dünya Şampiyonası düzenlenecek ülkenin en önemli salonunda her maç 24 saniye ve skorboard bozuluyor, muhtemelen tarihte ilk kez bir basketbol salonu içerisinde yüzme şampiyonası düzenleniyor, bu kaos organizasyon düzenini yaratan Federasyon'dan oyunun saygınlığını yeniden kazandıracak bir hamle, karar beklemek ne saf bir iyimserlik.

Maça gelince Fenerbahçe'nin guard pozisyonunda oynayan Greer ve Mrsiç 50 dakikada toplam 4 asist yapabilmişler. Takımın nasıl bir organizasyon problemi çektiğinin en net göstergesi. Gricek zaten daha öncede belirttiğimiz gibi bitmiş, hiç bir hayır gelmeyeceği çok açık. Herkes Fenerbahçe'nin uzun avantajından bahsediyor, kağıt üstünde böyle bir avantaj var kabul de Fenerbahçe'nin uzunlarının bitiricilik vasfı neredeyse sıfır. Semih her pozsiyon miss-match olsa ve post-up pozisyonunda topla buluşsa da bunlardan asla sayı çıkaramıyor. Ömer zaten faul yapıldığı anda etkisizleşen bir uzun , Oğuz 'da felaket bir yüzdeyle hücum edince uzun avantajı diye bir şey söz konusu olmuyor.

Gelelim kısa rotasyonunda çoklu alternatifi olan takıma. İstikrarlı dış şutu olan da yok takımda. Mrsiç en etkili şutör; ona da pozisyon içinde hazırlanan bir set doğal olarak her Tanjeviç takımında olduğu gibi yok. İlk uzatmanın bitimine 6 saniye kala bir takımın koçu niye mola almaz çok merak ediyorum. Topu yarı sahaya taşıyabileceğinden hala habersiz mi acaba Tanjeviç, ya son 3 saniyedeki hücuma ne demeli aldığı molada o hücumu çizebiliyorsa ancak mola almadığı için kendisine kızmak anlamsız olacak gerçi. Maça derbi atmosferini bilen ve bu maçları seven Ömer Onan'la başlamamak, maça müthiş başlayan Ömer Aşık'a çat diye kemendi atıp rotasyon kurbanı yapmak akıl alır gibi değil. Adam her maç kendini aşıyor. Bir takım hangi türlü maç kaybedebilirse hepsini deniyor Tanjeviç.

Basketbol federasyonunun oyuncağı olmuş Fenerbahçe'nin basketbolunun başındaki kifayetsiz muhterislerden kurtulmadıkça bu takımdan hiç bir şey olmayacak. Fenerbahçe sahaya çıkmayacak diye bir açıklama yapılıp 10 dakika sonra sahaya çıkıyorsanız böyle bir durumda koçumuzun kararına göre oynayıp oynamayacağımız belli olacak gibi abuk bir açıklama yapıyorsanız başınıza gelen her şey mübah o zaman. Bu yönetim de bu koç da ve bazı ruhsuz oyuncularda bu kulüpte olmayı hak etmiyor.

Not: Kaan Kural ne yapmaya çalışıyor anlamış değilim onca olaydan sonra çıkıp gazetedeki yazısının başlığını "O Kadın Fanatikleri Nasıl Tahrik Etti" diye atan adama nasıl objektif diyeceğiz. Fatih Söylemezoğlu'nu babasına bile kuralı uygular diye yüceltip Fenerbahçelileri bilgisizlikle şuçlayan adam yine faturayı gizemli ve Fenerbahçeli "o kadın" a kesmiş. Utanmadan hala oyunu seviyorum falan palavraları atma bari de biz de ona göre okuyalım.
Devamı ...

Utanç Gecesi


Kinsey

Bir umutla birbirinin aynısı geyikleri sırayanları taklit edeceğimi düşünenler hayal kırıklığına uğrar. Şimdiden onlara yol verelim. 2 hafta önce ak dediğimize 2 hafta sonra kara diyecek kadar şahsiyetsiz insanlar değiliz. Derbilerde olay çıkıyor, çıkması normal, bundan sonra da çıkacak. 100 yıldır olan olayları yeniymiş gibi gösterip papağan gibi aynı şeyleri tekrarlamasın kimse. Bir halt yiyince ceza alıyorsun, o hakkaniyetli olsun başka bir şey istemiyoruz.

Utanç Fenerbahçe yönetiminin utancıdır. Elbette play-off ilk turunu geçeceği muamma olan bir takıma yenilen oyuncuların da kabahati vardır fakat şu maçta suçlanacak en son insanlar onlardır. Kimsenin fiziksel saldırıya uğrayıp, 10 dakika sonra aynı ortamda maça çıkıp tüm konsantrasyonlarıyla maç oynamasını beklemiyorum. Onları bu ortama kurban eden yöneticiler utanacak en başta.

Fenerbahçe basketbol şubesi Tanjeviç operasyonundan sonraki ilk senesinde yalancı bir bahar yaşadı. O operasyonun acıları yeni yeni çıkıyor. Bir kulüp geçmişini, prensiplerini, karakterini inkar edip böyle işlere girerse sonu böyle olur. Kucağında oturduğunuz federasyon sizinle açık seçik dalga geçer ve ses çıkaramazsınız. Dibe doğru yuvarlanan basketbol takımının durumu budur.

Önce Efes Pilsen maçındaki hakem rezaleti. Saha içinde oyuncular bile çıldırdı fakat yönetim gıkını çıkaramadı. Takım doğrandı ve Fenerbahçe yönetimi bunun karşısında sessiz kaldı. Kaya ve dopingçi Kerem'in direkt tribünlere yaptığı hakaretler, ettikleri küfürler cevapsız kaldı, yönetim buna da göz yumdu.

Doping rezaleti ortaya çıktı. Bizzat başkan Aziz Yıldırım bu işin peşini bırakmayacağını söyledi. Kerem'in cezası tüm kurallar çiğnenerek yarıya indirildi. Fenerbahçe yönetimi buna karşı çıkıp konuşmadı bile. Oysa TBF ve Efes Pilsen'i uluslararası kuruluşlara şikayet edip adaletli bir ceza için destek aramaları gerekiyordu. Bununla da ilgilenmediler.

Geçen hafta TBF Efes Pilsen - Banvit maçını yöneten üç hakemini "taraflı" yönetimle suçlayıp 5 maç ceza verdi. Fenerbahçe yine ses çıkarmadı. Taraflı yönettiği TBF tarafından onaylanan hakemlerin neden meslekten men edilmediğini ve sadece 5 maç ceza aldığını yönetim yine sormadan geçti.

Sonunda dün bu beceriksiz, alengirli, çapsız yöneticilik tavan yaptı. Basketbol maçında yaşananlardan sonra takım ve hakemler soyunma odasına gitti. Yöneticin çıkıp herkesin önünde "eğer salon boşaltılmazsa oynamıyoruz" dedi ve 15 dakika sonra takım sahaya çıkarıldı. Böyle bir ortamda hiçbir oyuncunun suçu, kabahati yok. Olan biten yöneticilerin beceriksizliğinden ibaret.

Bu tabloya tepeden bir bakınca Tanjeviç'in hayırlısıyla defolup gitmesinin bu takımı düzeltmeyeceği aşikar. Transferinden oyuncularla ilişkisine, taraftarla iletişimden gelecek planına kadar müthiş bir organizasyon bozukluğu almış başını gitmiş. Basketbolun yönetim kademesi en tepeden en alt pozisyonuna kadar temizlenip düzgün bir yapılanmaya gidilmezse 90'ların sonunda olduğu gibi olacak. Yani takım dağılacak, bütçe azalacak, iyi oyuncular gidecek (ve sonra gittikleri için suçlanacaklar), neticede orta sıralara oynayan vasat bir takım kurulacak. Biz hâlâ Remzilerle, Hakyemezlerle, üç günlük çözümlerle uğraşalım. 2010 masallarını yiyen yöneticilerin ve teknik idarecilerin tek tek istifa etmesi gerekiyordu fakat öyle bir karakterleri olmadığını federasyonun kucağında hoplamalarından biliyoruz.

Maçtaki olaylarla ilgili olarak da, maçın taraftarlı devam etmesi gelecekte olacaklar için yol verdi. Şimdi gelecek cezaya göre ikinci yol da verilir. Çok ceza verilmezse bizim için daha iyi olur. 2-3 maç ceza uygun. 5 maç taraftarsızdık 2 maç daha taraftarsız oynarız. Yalnız biliyorsunuz Fenerbahçe taraftarı olay çıkartmaya karar verirse ana haberleri işgal eder. Artık federasyon da ne kadarına yol verecek, bunu düşünüp kendisi tayin etsin. Kinsey kardeşimiz de o maçta oynamasın, tribünde yanımızda olsun.
Devamı ...

15 Kasım 2009

Sizin Ne Olduğunuzu Çok İyi Biliyoruz


Olaylar

Objektif, tarafsız bakabilenlerden bekliyoruz. Kendisini otorite sananlardan bekliyoruz. Daha iki hafta önce maç oynanmamalı diyen "takım tutmayan yazarlardan" bekliyoruz. Efes maçında siz yaptınız diye kıvırmayacak kadar dürüst olabilenlerden bekliyoruz. Maçın ortasında olanlardan sonra maç oynanmamalıydı yazabilecek birisinin çıkmasını bekliyoruz. Taraftar salondan çıkarılmalıydı diyebilecek birisini bekliyoruz. Aslında kazanamazdık ama ortamı gererek kazandık yazabilecek birisini bekliyoruz. Bunu hep yapıyoruz, bizim basketbol taktiğimiz bu yazabilecek birisini bekliyoruz. Kazandık ama bu maçı konuşmak boş yazabilecek birisini bekliyoruz. Daha iki hafta geçmeden söylediğiniz hiçbir şeyi inkar etmeden, adam gibi aynılarını yazmanızı bekliyoruz. Boşuna bekliyoruz çünkü sizin ne olduğunuzu uzun süredir iyi biliyoruz...

Devamı ...

14 Kasım 2009

Dinamo Kiev'e Hitler Döneminde Ne Oldu?


1941 Dynamo
(theglobalgame.com'dan 1941 Dinamo Kiev Kadrosu)

Bloga arama yaparak gelenlerin aramaları arasındaki fantastik cümlelerin içinde "dynamo kieve hitler doneminde ne oldu" gibi ciddiye alınması gereken bir soru da vardı. İnsanımız google'a direkt soru yöneltip cevap bekledikleri için hemen cevabını verelim, 4 oyuncuları Naziler tarafından katledildi. Sonra olayın hikayesinden bahsedelim. Olayın iki yönü var aslında, birincisi bir trajedi olan gerçek hikaye, ikincisi Rus propagandasının gerçek hikayeye kattığı yalanlarla efsane haline gelen popüler hikaye.

Aslında Sovyet rejimi yıkılana kadar gerçek hikaye bilinmiyor, yani yaklaşık 45 yıl sonra ortaya çıkıyor. O yüzden gerçek dediğimiz hikayenin de başka versiyonları var. Bu hikayeyi yazmış olabilecek iki bloga baktım, Stereotype Ball yazmamış, Flying Dutchman şurada yazmış.

Önce Sovyet versiyonundan başlayalım. Bu hikayeye göre ölüm maçı diye bir maç var, hatta hikayesi wikipedia'da. Yalnız bu wikipedia'daki hikaye yanlış. Wikipedia'ya göre oyuncular maç sonucu yüzünden toplama kampına gönderilmiş diyor fakat bilgi hatalı. Yanlış diyerek kesin hüküm vermemin sebebi de bu makaledeki bilgilerin birçoğunun kaynaksız olması.

Benim bildiklerimin kaynağı da BBC'nin bir belgeseli. Doğru hikaye şöyle...

1941'de Ukrayna Nazi birlikleri tarafından işgal ediliyor. Halkın çoğuna yapıldığı gibi Dinamo Kiev oyuncuları da yakalanıyor ve yakınında ekmek fabrikası(ya da fırın) olan toplama kampına gönderiliyorlar. Wikipedia hikayesindeki ilk hata bu. Oyuncular maçta kazandıkları için toplama kampında değiller, zaten kampta takımı kuruyorlar. Muhtemelen propaganda amaçlı futbol maçları oynamak isteyen Almanlar, çoğu Dinamo Kiev oyuncusu olan Kiev'deki futbolcuları toplayıp Start FC adında bir takım kuruyor ve kampta antreman yapmalarına izin veriyorlar.

Alman askerleriyle oynadıkları ilk maçı kazanıyorlar. Hatta Start FC'nin çok baskın oynadığı maçta, tribünde sinirlenen Almanlar havaya ateş ediyor, yanda maçı izleyen Macar askerleri de onlarla dalga geçiyor. Daha sonra bir seri daha maç oynanıyor ve hepsini Start FC kazanıyor. Bir Alman subayının maçın devre arasında oyuncuları tehdit ettiği ve takımın Rukh'u 8-0 yendiği maç sonrası oyunculara yapılan işkencede Mykola Korotkykh'un hayatını kaybettiği benim bildiğim versiyonunda yok. Özellikle devre arası tehdidin, Sovyet ölüm maçının da içinde geçen bir hikaye olması nedeniyle gerçek olmama ihtimali var.

Bahsettiğim Sovyet hikayesindeki ölüm maçında yetersiz ekipmanla oynayan Start FC oyuncuları ilk yarı çok iyiler. Devre arası bir Nazi subayı maçı kazanmaları halinde kurşuna dizileceklerini söylüyor. İkinci yarı maça çıkıp aynı oyunu oynuyorlar ve maçtan sonra kampa götürülüp hepsi kurşuna diziliyor. Bu hikaye uydurma. Sovyetler döneminde işgal günlerindeki kahramanlık hikayelerinden birisi olarak anlatılmış. Fakat takım bir maç değil, bir seri maç yapıyor ve bir maçın ardından hepsi öldürülmüyor, takımdan 4 kişi hayatını yitiriyor, o ölümlerin de maçların sonucuyla ilgisi yok.

Bu maçlar oynanırken aynı zamanda esirlikleri de devam ediyor, bir yandan kampta da çalışıyorlar. 1943 Şubat'ında bilinmeyen bir şey oluyor. Bir iddiaya göre kampta isyan çıkıyor, başka bir iddiaya göre birisi kamptaki subayın köpeğini tekmeliyor, başkasına göre subay bir iş yaparken kendisini yaralayıp öfkeleniyor. Neticede kampta her 5 kişiden 1 kişiyi rastgele seçip kurşuna diziyorlar. Bunların arasında dört adet futbolcu da var. Ivan Kuzmenko, Oleksey Klymenko ve kaleci Mykola Trusevich. Benim duyduğum versiyona göre, diğer versiyonların işkencede öldürüldüğünü anlattığı Mykola Korotkykh da bu olay sonrası öldürülmüş. İnfazlar sırasında kaleci Trusevich'in diz çökmeyi reddettiği ve kafasına kurşun sıkılmadan önce "Çok yaşa Stalin" diye bağırdığı söyleniyor.

Kiev 1944'te kurtarılıyor. Bundan sonrası daha ilginç. Sovyet siyasetçileri için bu oynanan maçlar ve gerçek hikaye tamamen faydasız. Birincisi işgal sırasında Almanlarla defalarca futbol maçı yapmış olmaları güzel bir hikaye değil, ikincisi takımdan sağ kalanlar var. Ölenlerin aileleri ve futbolcular takımın neden Almanlarla maç yaptıklarına dair sorgulanıyorlar. Daha sonra ölüm maçı efsanesi çıkarılıyor ve bütün oyuncuların gerçeği unutarak bu hikayeye adapte olmaları sağlanıyor. Hayatta kalanlar ortalarda pek görünmüyor, hikayenin doğrusunu bilenler anlatmıyor ve ölüm maçı, devre arası gelen tehdit, onuruyla kazanan ve hepsi katledilen bir takım efsanesi yaratılıyor.

Her ne kadar Sovyetlerin işine yaramasa da futboluyla işgale isyan edenler hayatlarını kaybetmiş olsalar da, hayatta kalsalar da kahramanlar. Önce o kampları yaşayan her insan gibi insan olarak, sonra futbolun onurunu ve asaletini ölerek değil oynayarak yaşatan futbolcular olarak.
Devamı ...

13 Kasım 2009

Türk Becali'lere Hikmet Karaman Dersi



Siz bakmayın Daum’un kendisi için “tanırım, iyi çocuktur” mealinde övgüler düzmesine. Steaua Bükreş’in başkanı Gigi Becali, Fenerbahçe maçından önce Steaua Bükreş taraftarının ilanla kendisini vuracak sniper aratacak kadar yaka silktiği bir adamdır. Romanya’da Çavuşesku sonrası hesapsız kitapsız bir geçiş döneminin mahsülüdür ve her eski demir perde ülkesinde kendisi gibilerden mebzul miktarda bulundugu için bu tarihsel arka-planı pek de ilginçlik arzetmez. Onu asıl medyatik kılan Steaua Bükreş Başkanı olarak altına imzasını attığı icraatlardır.

Becali’yi sık sık spor gündemine taşıyan icraatı aynı sıklıkta antrenör kovmasından kaynaklanıyor. Dahası bunu çoğu kez medyanın önünde ve çok şekilsizce yapıyor olmasından. Geçen sezon başında teknik direktörlüğe Marius Lacatus’u getiren Becali, Lyon yenilgisinin ardından onu gönderip yerine Dorinel Munteanu’yu getirmiş, ancak 2 ay sabrettikten sonra Munteanu’yu kovup yerine tekrar Lacatus’u getirmişti. Munteanu’nun 2 aylık macerası sırasında sözüm ona başarısızlığı yardımcı antrenör Yüksel Yeşilova’nın müslüman olmasının uğursuzluk getirdiğine bağlayabilecek derecede dilkemiği yoksunluğundan muzdarip bir adam Becali. Aynı sezonun 31. haftasında Lacatus’lu Steaua Bükreş, derbide Rapid Bükreş’e yenilince Becali kameralar önünde bu sefer tazminatı yüzünden kovamadığı Lacatus’u istifaya çağırdı. Son icraatı bildiğiniz üzere Sheriff maçının devre arasında kendisini soyunma odasına almayan teknik direktör Cristiano Bergodi’yi kameraların önünde kovması.

Türkiye’deki başkanlar sultasıyla başını derde sokmak istemeyen spor medyasındaki ezici çoğunluk için pekala bir “straw man” (korkuluk) işlevi görüyor Becali. Onun isminde cisimleşen bu yakışıksız ve profesyonellikten uzak hareketlerin bu ülkede herhangi bir kulübün başkanının tekelinde olamayacak kadar anonim şeyler olduğunun onlar da bilincinde değil mi? Mesela neden kimse olaylı Fenerbahçe maçı ve arkasını getiremediği “bavul dolusu para” hikayeleriyle futbol tarihimize kazınan Ali İpek’i konuşmuyor?

Oysa Uğur Meleke 20.09.2009 tarihli yazısında üşenmeden sabıka kaydını dökmüştü Ali İpek’in: 22 Kasım 2003’ten o tarihe dek 11 teknik adam kovmuştu Ali Bey. Bu sezonun başında ilk 3 maçta puan alamadığı için (bu maçlardan biri Galatasaray diğeri ise Fenerbahçe ile) Erhan Altın’ı kovup yerine Nurullah Sağlam’ı getirdi. Uğur Meleke’nin bu yazısından sonra ise tam Becalivari bir hışımla soyunma odasına indiği bir maç sonunda “Hepiniz artistsiniz... Hocanız da dahil...” diyebilecek cürret bolluğuna sahip olduğunu gösterdi. Nurullah hoca ise buna karşılık elinde onurundan başka hiçbir şeyi olmadığını, istifasını verdi, çekti gitti.

Futbol antrenörleri gittikçe endüstrileşen futbol aleminin modern köleleri tanımlamasını furbolculardan daha fazla hak ediyorlar. Sömürülen, itilen, kakılan, kulüp yöneticilerinin “tebliği” ile işbaşına gelip, kameralar önünde kovulan ve her seferinde masadan yedeklerinde onurlarından başka birşeyle kalkamayan futbol emekçileri onlar. Yönetici eliyle kurulmuş bir takımın sözüm ona başına geçirilirler. Ne yapılacak transferde, ne gönderilecek oyuncuda ne de sahaya çıkacak kadroda son söz onların değildir. Herşeye rağmen de ilk başarısızlıkta onlar gönderilirler. Futbolun işbilmez çavuşları için hoca kovmak bir tuşa basma kolaylığındadır. Bilirler ki bir takım bir sezonda istediği kadar hoca ile sözleşme imzalayabilir. Oysa antrenörün bir sezonda maksimum 2 sözleşme imkanı vardır. Gözünü seveyim ben öyle adaletin.

Lafı eveleyip gevelememek lazım. Hikmet Karaman geçen çarşambadan bu yana laçkalaşmış, kokuşmuş futbol sektörünün içindeki soytarılara bilabedel, hayrına ders veriyor. 10,000’nin üzerindeki futbol antrenörlerinin yönetici kuklası olmaktan çıkıp insiyatif sahibi olabilmeleri, emeklerinin karşılığını alabilmeleri için onurlarından daha fazlasına ihtiyaç duyduklarını hatırlattı bize Hikmet Hoca.

Ankaragücü yöneticilerinin gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi kalakalışları ondan. Bakın ne diyor Başkan: “İnanılmaz olağandışı bir sözleşme. Bizim takılıp kaldığımız konu alacağı para değil. Bizim tepkimiz sözleşmeye ve sözleşmede Hikmet Karaman’a verilen yetkilerdir. Öyle yetkiler verilmiş ki bir tek kulübü satamıyor”. Başkan bir yerde haklı, inanın mesele alacağı tazminat meselesi değil. En azından öncelikli olan o değil. Elbette Hikmet Karaman, Güvenç Kurtar, Nurullah Sağlam ve daha niceleri apansız kapı önüne koyulduklarında Del Bosque ya da Aragones’e verilen tazminatları talep edecekler. Takımı emanet ettiği hocaya danışma gereği duymadan yaptığı transferlerde hesapsız kitapsız milyonları saçan beceriksiz yöneticilere bu tazminatlar az bile.

Ancak Ankaragücü başkanını şaşırtan para değil antrenöre verilen yetkiler. Açıklasın Başkan Gökçek o yetkileri biz de bilelim. Dün Hikmet Karaman yaptığı açıklamada ipucu verdi aslında. Yöneticilerin takıma hocasına danışmadan tranfer yapması, oyuncu göndermesi, hocanın oluru olmadan bir oyuncuya ceza vermesi ya da antrenman saatini belirlemesi ya da değiştirmesi Hikmet Karaman’ın sözleşmesinin mümkün kılmadığı şeyler. Türk Becali’lerin asla kabul edemeyeceği şey bir antrenörün antrenörlük yapması için gerekli olan yetkilere sahip olması.

Hikmet Karaman artık Türk futbolu’nun kara koyunudur. Çantasında böyle bir sözleşme taşıyan, onu da sonuna kadar savunan bir Türk antrenör bir sezonda 4-5 antrenör kovmadan rahat edemeyen, CM oynar gibi takım yönetenlerin lanetleyeceği türden bir adam. Ben Hikmet Karaman davasının bu ülkenin futbol tarihi için bir milad olacağını iddia edenlerin iyimserliğine kendimi kaptırmak istiyorum. Dilerim ki Hikmet Hoca’nın yaptığı sözleşme ve o sözleşme için verdiği hukuk mücadelesi Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği başta olmak üzere futbolun bütün emekçilerini harekete geçirir.

Bize düşen lanetlenmek pahasına mücadelesini hukuki zemine taşıyan Hikmet Karaman’a teşekkür etmek. 10,000’in üzerinde futbol antrenörünün ekmek parası için yöneticilerin oyuncağı olmak zorunda kaldığı bir düzene baş kaldırıp, “futbolun adaleti yok” yargısının sadece yeşil çimlerle sınırlı bir klişe olduğunu haykırabildiği için.

Devamı ...

12 Kasım 2009

Basketbol Hakemliği Meselesi


Hakem

Dün Fenerbahçe bayan ve erkek basketbol takımlarının arka arkaya oynadığı iki maçı görünce Türkiye’de maç yönetmenin uluslararası hakemler açısından dünyanın en kolay işi olduğunu bir kez daha gördük. Ev sahibi takımın aleyhine acayip acayip düdükler çalıyorsun normalde İspanya’da, Yunanistan’da çalsan başına yıkılacak ama salonda in cin top oynadığı için kimse tepki gösteremiyor. Şovunu yapıyorsun, deplasman takımına galibiyeti aldırıyorsun, duşunu alıyorsun, Boğaz’da bir gece geçiriyorsun ve sen sağ ben selamet, rahat rahat evine dönüyorsun.

Dün Spartak Moskova maçında oyun tam kafa kafaya gelmiş ve Esmeral’in üçlüğüyle öne geçmişken Nicole Powell'in Taurasi’ye yaptığı müthiş bloğa faul çaldı hakemler. Sonraki iki hücumda da faul çalındı ve Taurasi’nin serbest atışlardan bulduğu sayılarla maç koptu. Yılardır Euroleague maçları izliyoruz, ev sahibi takım avantajını en kullanamayan takımlar biziz. 3 yıl önce son salisede Delisha Milton’un tiplemesinin basket sayılıp sayılmayacağı konusunda mesela aynı pozisyon Caferağa’da değilde Casares deplasmanında olsaydı orda deplasman takımı lehine böyle bir karar çıkabilir miydi, pek olacağını sanmıyorum. Ama burada bomboş salonda kulübün resmi sitesi dahil kimsenin iplemediği maçlarda hakemler çatır çatır deplasman takımı lehine düdük çalabiliyorlar.

Erkek basketbol maçındaki hakemler ayrı bir alemdi. Daha önce pek adları duyulmamış İspanyol, Portekiz ve Slovak hakem üçlüsü o kadar kötü bir maç yönetti ki maç sonunda basketbol kültürü yaratamamış seyircilerden bile alkışlı protesto yemeyi başardılar. İlk yarı iki takıma da çok kolay çalınan düdükler, ikinci yarıda daha çok Siena lehine işlemeye başladı. Maçın en kritik hücumunda Oğuz’a çalınan faul, Ömer Aşık’a çalınan iki tane üç saniye, Ömer’in bloğunda Kinsey’e çalınan faul kolay kolay deplasmanda oynayan bir takıma çalınmayacak faullerdi ama üç çaylak kafadar maçı düdüğe boğarak ve normalde epey kötü durumda olan Siena’yı arkadan iterek maçın kazanılmasına yardımcı oldular.

Basketbol maalesef hakemlerin oyunun kaderine direkt etki edebildiği bir spor dalı ve hakemin kararının bu kadar oyun üzerine belirleyici olabildiği tek spor dalı. Eğer bir hakem bile o gün sizin kazanmamanızı isterse bunu başarabilmesi çok da güç değil. Tam da bu iki rezalet hakem performanslarının olduğu gün 2. haftaki Efes-Banvit maçındaki yönetimleri yüzünden üç hakeme 5’er maç ceza verildiğini öğreniyoruz. Hakemler bizzat federasyon tarafından bir takımın aleyhine çalışmakla itham edilerek almışlar bu cezayı üstelik.

“Beko Basketbol liginde bir takıma karşı objektif karar verme ve yönetme anlayışı ile bağdaşmayan yönetim gösterilmiştir. Bu nedenle Erşan Kartal, İsmail Aydın ve Zafer Yılmaz beş hafta görev almayacaklardır.” Sanırım Türk spor tarihinde bir ilk bu açıklama. Eğer federasyon bu hakemlerin hakikaten bir takıma karşı objektif karar verme ve yönetme anlayışı ile maç yönetemediğini düşünüyorsa niye 5 maç ceza veriyor? 5 haftada bu adamlar “ya biz yanlış yoldayız adam gibi yönetelim şu maçları” diye imana mı gelecekler?

Bu hakemlerin iyi hakem olduklarını ben de düşünmüyorum. Zafer Yılmaz 3 sene önce kariyeri boyunca centilmenliğiyle tanınmış Aydın Örs’ü Mersin deplasmanında diskalifiye etmiş hakemdi eğer hafızam bana oyun oynamıyorsa. Bu hakemler geçen sene çok tartışılan final serisinde de maç yönettiler. Bu tür bir cezanın çok daha vahim hataların yapıldığı maçlarda değil bu maç sonrası yapılması ilginç. Bahse konu maçta özellikle son çeyrekte Banvit aleyhine yapılan hakem hataları var kabul, en açığı Thornton’un top taşıması olmak üzere. Ama federasyonun böyle bir açıklamayı yapmasını gerektirecek düzeyde bir skandal söz konusu değildi. O maçtan bir gün önce oynanan Erdemir-Fenerbahçe maçının hakemleri maçın kaderini daha çok etkiledi bana kalırsa. Son periyot Erdemir aleyhine, Fenerbahçe lehine çalınan bariz düdükler vardı. Federasyon bu açıklamanın altını doldurmak zorunda, yoksa Efes-Banvit maçından çok daha vahim hatalarının yapıldığı maçların hakemlerine geçmişte ve gelecekte de ne ceza vereceklerini şaşırmaları gerekiyor. Fatih Söylemezoğlu’nun hala maç yönetebildiği bir ülkenin Basketbol Federasyonu, hakemler hakkında ne söylese inandırıcı olamaz. Onun için bu açıklamanın sadece o maçla ilgili olduğuna inanmıyorum. Basketbol federasyonu adam gibi doğru düzgün bir açıklama yapıp bu hakemlere karşı neden böyle bir açıklama yapıldığını açıklasın ki bilelim bizde ne işler dönüyor.

Basketbol hakemleri hem Türkiye’de hem Avrupa’da diğer branşlardaki hiçbir meslektaşlarıyla karşılaştırılamayacak kadar oyuna etki ediyorlar. Sadece FİBA kokartı değil vicdan taşıyabilen hakemler de istiyoruz. Artık maç sonunda istatistikler yerine hakem kararlarına bakmaya başlayacağız bu gidişle.
Devamı ...

Anlat Rıdvan Hocam


Ridvan

Sene 1954, Macarlar'ın Altın Takım'ı dünyayı 4 senedir büyülemiş, 31 maçlık yenilmezlik serileri var. Uçtaki forveti geri çekerek bir futbol devrimi başlatmışlar. Oyunlarının özünde akıcılık var. Daha sonra dört bir yana yayılacak 4-2-4'ün de ilk ipuçları onlarda. Futbolu değiştiriyorlar ama yine de bugünkü futboldan çok uzaktalar. Türkiye'de ise hâlâ 2-3-5'in türevleri oynanıyor. Takımlar 5 forvetle sahada, 1954 Dünya Kupası'nda diğer takımlardan öğrendikleri çok şey var. Fiziksel oyun çok baskın değil, top cambazlığı daha çok seviliyor, Türkiye Ligi'nde üst üste 2 gün oynayan takımlar var.

Sene 2009, sahaya 5 forvetle çıkan hoca ilk maçta kovulur. Oyun her türlü bilimin elinde. İdmanlar, uyku, yiyecekler önceden hesaplı. Oyunun fiziksel yönü çok baskın, aynı takımın üst üste iki gün maç yapması önerilemez, önerilmesi akla bile getirilemez. Tek forvetli sistemler uzun süredir revaçta. 2 forvetli takımları hâlâ görsek de oyunun hakimleri tek forvetli sistemleri oynuyor. 5 forvetten teke inmişiz 55 senede.

Sene 1954. Dünya Kupası finalinde Macar takımının rekor yenilmezlik serisine Almanlar son koyuyor. O seride Türkiye'ye 7 attıkları bir maç da var. Dün de yazdık, Türkiye de o kupada. Efsane Lefter neden efsane olduğunu attığı golle kanıtlıyor.


Sene 2009. Avrupa'da Şampiyonlar Ligi, dünyanın en prestijli turnuvalarından olmuş. Türkler burada da pek istikrarlı değil. Bu ligde de Agüero şu golü atıyor.


1954'ten 2004'e çok şey değişiyor. 55 senede formalar, stadyumlar, oyuncular, maaşlar, sayılar, sistemler, her şey değişiyor. Bir şey değişmiyor, futbolu iyi futbolcular oynuyor. Lefter'in ve Agüero'nun ne ilgisi var? Bu var, ikisi de iyi futbolcu, ikisi de aynı golü atabilecek oyuncu. Bu vuruşu yapabilmek için çok çalışmak, çok koşmak, çok inanmak yeterli değil. Çok yetenekli olmak gerek. O yetenek de her şey değişse de değişmiyor, 55 yıl sonra da 155 yıl sonra da bu vuruşu sadece iyi futbolcular yapabilecek.

Rıdvan da iyi futbolcu örneğin. Bu gollerden atmışlığı da var, bu gollerin nasıl atılacağını öğretmişliği de. Şanslıyız. Şanslıyız çünkü Rıdvan daha iki hafta önce 55 yıl önce Lefter'in, geçen hafta Agüero'un attığı golü anlattı bize. Aşağıdaki videonun 20'inci dakikasından 25'inci dakikasına kadar buyurun size de anlatsın.

http://video.ntvmsnbc.com/#v026005001041145021208053172196054164140088046034

İzleyince golleri daha bir keyifle izliyoruz, doyamıyoruz bir daha izliyoruz. Bu golleri bize Rıdvan'dan daha iyi kimse anlatamıyor. Rıdvan güzel bir adam, akıllı adam. Rakamları, kara tahtanın üzerinde temsilen çizilen yuvarlakları da konuşuyor ama Rıdvan sahanın içinden gelmiş, bize oynananı anlatıyor. Bunu yapan, yapabilen tek adam Rıdvan. Dinlemek de çok keyifli. Rıdvan futbolu en iyi akademiye bitirenden de, en prestijli diplomayı alandan da iyi futbol biliyor. Çünkü oynamış. Çalım atmış, gol atmış, faul yapmış, sinirlenmiş, sakatlanmış, oyunun kendisine dair her şeyi yaşamış. O yüzden Rıdvan futbolu çok iyi biliyor, bildiğini de çok iyi anlatıyor. Bir maçtan sonra "maçı çevirmek için bir planı yok" demesine elektriği bulmuş gibi "ana planı olmayanın yan planları olur" cevabı yetiştirenler de biliyor bunu. Rıdvan futbolu iyi bilen, bildiğini çok güzel anlatan, yorumlarında bir kişinin bile aklına gelmeyen oyuna ait detayları analiz eden bir yorumcu. O edebiliyor çünkü sahanın içinde binlerce insan tarafından çevrili arenaya çıkmış ve topa vurmuş olan o. Oyunda sinirleneni anlıyor, kendisi sinirlenmiş; iyi vuranı anlatıyor, kendisi vurmuş; görmediğimizi görüyor, kendisi yaşamış.

Rakamlar, kara tahtadaki yuvarlaklar ve oklar ayrıntı, o konularda 20 senedir yüzlerce farklı insandan binlerce farklı şey duydum. Rıdvan iyi yorumcu, senelerdir bize çok şey anlatmış, öğretmiş bir yorumcu. Ufak ayrıntılarla, cımbızlanıp çarpıtılan cümlelerle karalanamayacak bir insan. Türk futbol yorumculuğu için bulunmaz nimet. Her programa top getirip topa nasıl vurulur onu anlatsa bize. Yoksa Manchester United'in sağ kanadında kim oynuyor ezbere bilmesi önemli değil, geçen maç kanatta oynayan siyahi çocuk adı neydi Güntekin? Aynen ben de öyle biliyorum o çocuğu zaten, adında bana ne. Anlat Rıdvan hocam, iyi futbolcu nasıl iyi gol atar anlat da dinleyelim.
Devamı ...

11 Kasım 2009

Gerçek Büyüklük



Önce ‘Ankaraspor tatili’, ardından milli maç arası derken uzayacak futbol hasreti sırasında bir şeyler yazmaktı niyetim. ‘bir sinemacının sivisindeki fenerbahçeliliğin inkar edilemez cazibesi’* tarzı bir şeyler. Ama, ancak olay mahallinden bildirebilen yanım buna engel oldu.

Oysa ne çok isterdim Aethewulf ve PVH gibi kelimelere dans ettirmeyi, yazdığım her kelimenin altını doldurup solyolojiden felsefeye, sanat tarihinden psikolojiye atlamayı ve bunları yaparken onlar kadar başarılı olabilmeyi. Keşke Rehavet gibi pür edebiyatçı olsaydım, onun gibi humour ile süsleyip yazdıklarımı taşı gediğine koysaydım. Keşke Fatih gibi oyunu ‘bu kadar’ iyi okuyup yazabilseydim.

O yazılara iyi bakın lütfen anlattıkları kadar, bir edebiyat severi nasıl mest ettiğini kaçırmanızı istemem çünkü.


*
Bu sabah okumaktan haz aldığım bloglardan birini okurken, oraya iliştirilmiş reklam görüntüsüne ve altında yazılanları okuyunca ‘gözlerime inanamadım...’
(Lütfen bu tırnak içinin sonuna ‘Haşmet’ ekleyip, Hıncal Uluç tadında taganni ediniz. Nasıl reklam dünyasında kırmızı sattırıyorsa, blog bulvarında da Hıncal Uluç okutturuyor galiba. Çünkü yazının yazarı da öyle yapmış. )

Her daim ‘uçan’ abimiz yeni ikematgahı dolaylarındaki bir reklamdan dem vurmuş, her zamanki gibi sarı kırmızı parçalısıyla yazmış yazısını. Küreselleşip duran dünyada bir Hollandalı çiftçi kardeşimizin bizim coğrafya ile ilgisini demleme çay, dürüm ve traktörüne astığı Galatsaray atkısı ile açıklayan bir reklam bu. (Belki başka şeyler de vardır ama flemenkçem bu kadarını anlamaya yetti. Ki o dil hakkında tek bildiğim ‘g’ yi ‘h’ sesi ile okumaları. ‘van hoh ne lan?’)

Bir dürüm reklamında çayın konu olması normal, farklı olanın traktörün arkasına asılmış Galatasaray atkısı olduğunu inkar edemem. Ama bunun ne kadar kolay anlaşılabilir olduğunu kimseler inkar etmesin lütfen. Hele de yurt dışında ikamet eden birileri asla.

Burada yaşayan Türkiye kökenli insanların çoğu için kendilerini ifade etmenin, ezilmişliklerini unutmanın, yabancı bir memlekette türlü şekilde çektikleri sıkıntıların intikamını almanın yollarından biri futbol. ‘Okumuş çocuklar’ tayfasına dahil olanlar ise bambaşka yerlerde, söz gelimi ‘güzel ve yalnız ülkem’ de arıyor avuntuyu.

O yüzden Galatasaray burada yaşayan vatandaşlar için takım tutmaktan ileri bir şekilde önemli. İçlerinde tuttuğu takımı artık Galatasaray yapanlar olduğu kadar, hiç olmazsa ikinci sıraya yerleştirip minnet borcunu böylelikle ödeyenler var. Buralar hala bir Türk takımı maç kaybettiğinde okula gitmemek için hasta numarası yapan çocuklar diyarı.

Yani mesele Galatasaray’ ın başarısının yer küre üzerindeki etkileri değil. Tıpkı bizler 1999 da UEFA şampiyonu olan takımı hatırlamıyorsak, onlar da 2000 yılı şampiyonunu hatırlamıyorlar.

Eğer olayı Rijkaard’ a bağlayacaksanız diyecek sözüm olamaz; ne de Andre Santos’ un para için Fenerbahçeye geldiği yerde Rijkaard’ ın prestiji için Galatasaray’ a geldiğini söyleyenler var.

*
Bu reklamı seyrederken bambaşka alemlerde ‘uçan’ abimizin hissetiklerini vaktinde ben de hissetmiştim.

Brüksel... Ama sorsanız hangi caddede olduğumuzu şu an söyleyemem. Yalnız ünlü ‘Manneken Pis’ i (işeyen çocuk heykeli) görmeye gidiyorduk; yani merkezdeydik. Biraz acele ediyorduk ve yürüdüğümüz caddenin mağaza dolu olması ortamı biraz kalabalık yapsa da bizi oyalayacak bir şey olmadığı için hedefe kilitlenmiş kelimenin tam manasıyla koşuyorduk.

Ama birden duruverdim çünkü fotoğraftaki mağaza dikkatimi çekmişti.

Sahibinin Türk olduğunu sanmıyorum. Brüksellilere Türkiyenin en büyük şehrinin Emirdağ olduğunu düşündürten Türk nüfusunu hesap ederek tribüne oynayan bir mağaza zinciri olduğunu da sanmam. Kim bilir mağaza sahibi kravatları ilk önce renklerine göre düzenlemiş, sarı–lacivert’ i görünce de uyumlu olsun diye bir koşu schaerbeek’ e gidip feneriumda boynuna doladığı bir atkıyı, paket yapmanıza gerek yok diyerek alıp dükkana dönmüştür. Ama diyorum; Parması var, Boca’ sı var…

Bir de Türkiye denilince akla ilk gelenin Galatasaray olduğu iddiası var.


*: Yok öyle bir şey...


Devamı ...

Efsaneler Ölmez


Dönen top ayağa oturursa affetmez.





Devamı ...

10 Kasım 2009

Carew Türkiye'ye Gelecekse Fenerbahçe Mutlaka Devreye Girmeli


Carew

Bu İngiltere Ligi'nin yayın haklarını elinde tutanlar youtube üzerine kabus gibi çökmüş. Yarım saat dayanmıyor görüntüler. Öyle olunca iki üç tane golden yapacağım montajı protesto edip yapmıyorum ben de. Çok uzun yazmayacağım, birincisi Fenerbahçe devre arası Güiza'dan gerekirse üzerine para vererek kurtulmalı, ikincisi forvete güçlü, arkası dönük top saklayan ve etkili kullanan bir oyuncu alınmalı. Böyle bir oyuncu hem Alex'in oyun zekasından çok daha verimli faydalanır hem de Alex'in forvete yardımcılık görevine büyük fayda sağlar. Böyle anlatmak zor, yine görüntüler üzerinden konuşalım.

Bu haftaki Aston Villa-Bolton maçının görüntüleri aşağıdaki linkte var

http://video.ntvmsnbc.com/#v061222154033057016229058191226156017015211054136

Carew'in 5 golden ikisinde direkt asisti var, bir tane kendi başına yaratıp attığı gol, bir de yaptırdığı penaltı sonrası gelen gol. Bütün gollere bakınca Fenerbahçe forvetine neler kazandıracağı net görülür.

1. gol (13. saniye): 2 kişiyi dağıtıp kafayı kaleye isabetli vuruyor, dönen top gol. Şu anda Fenerbahçe'nin en büyük zaaflarından birisi hava hakimiyeti. Forvetlerimizin hava hakimiyeti sıfır, bu şekilde iki defansı dağıtıp vurmalarını düşünemiyoruz bile. Hava toplarında artı.

2. gol (25. saniye): Sağdan topu alıp, defans eksiltip boş adama isabetli pas. Güiza da Semih de bu şekilde adam geçemezler, geçemiyorlar. Fiziğini kullanan, yıkılmayan, aynı zamanda teknik yeteneği olan bir oyuncu lazım bizim sisteme de. Adam geçebilmesi artı.

3. gol (1. dakika): Şaheser. Ceza alanında tek başına, arkasında 3 defans var. Topu arkası dönük alıyor, dönüyor, gerekirse defansları sırtında taşıyor, fiziğini mükemmel kullanıyor ve golünü atıyor. Güiza'nın arkasında değil 3, tek oyuncu olsa bile bu topu ne yapacağını biliyoruz. Semih de arkası dönük iyi top saklayabilen ama fiziği zayıf bir oyuncu. Ceza alanında bu kadar tek kalırsa böyle toplarda etkisi olmaz. İlk iki golü geçtim sadece bu gol bile neden Carew'i almamız gerektiğinin kanıtı. Fiziğini ve tekniğini böyle kullanabilen bir adam hem Alex'ten çok faydalanır hem böyle pozisyonlarda topu saklama kabiliyeti Alex'e çok pozisyon kazandırır.

NTVSpor haberine göre Beşiktaş Carew'i almaya çalışıyormuş. Beşiktaş alabiliyorsa bizim almamamız için bir neden yok, maddi olarak da daha uygun şartlar sunabiliriz. Şu anda kadromuzun en zayıf halkası önce forvet sonra sol kanat. Forvet konusunda mutlaka bir adım atılmalı devre arası. Diğer türlü şampiyonluk çok zor, hatta pek mümkün değil. Carew gibi bir oyuncu takıma kesinlikle sınıf atlatacaktır.

Bir de yine Premier Lig'den bir oyuncu var, Louis Saha. O da yeniden doğdu ve kariyerinin zirvesine doğru tırmanışa geçti. Onu almak belki daha zor fakat yine de maddi fedakarlıklar yapılarak alınmaya çalışılmalı. Güiza yerine Saha ya da Carew gibi bir oyuncu takımı tamamlar, sisteme oturur, şampiyonluk için büyük adım atılmış olur. Üstelik Güiza'ya verilen paralarla alınabilecek oyuncular bunlar.
Devamı ...