13 Mayıs 2013
Göz Göre Göre "Nefret Cinayeti"

Önce bu cinayetin bir adını koyalım, bu iki holigan grup arasında çıkan bir kavgada olan bir olay değil, daha önce aralarında husumet bulunan bir kişi ya da grubun arasında gelişen bir olay da değil, ayrıca stadın ya da herhangi bir taraftar topluluğunun kalabalık olarak bulunduğu bir yerde vuku bulmuş da değil. Dolayısıyla bunu basit bir holigan cinayeti olarak nitelemek bence doğru teşhisi koymamızı engeller.
Bunun adı bir “nefret cinayeti”, yani birini sırf bir dine, ırka, cinsel yönelime sahip diye öldürmekle aynı kategoride değerlendirmek gerekiyor. Kurbanla fail arasında herhangi bir kişisel geçmiş/çatışma olmadan sadece failin görünen ya da bilinen bir simge/sembol üzerinden o anda spontane olarak zarara uğratılmasının literatürdeki adı nefret suçu ve bu olay özelinde de nefret suçu cinayet olarak karşımıza çıkıyor. Görgü tanığının ifadesine göre 19 yaşındaki Burak’ın muhtemelen yüzüne bakmadan arkası dönük olarak görüp seslenince daha göz göze bile gelmeden direkt bıçaklayacak kadar kin ve nefretin bir insanda birikebilmesini anlayabilmek normal bir insan idraki için çok zor ama iki senedir yaşadığımız iklimi teneffüs edince bu durumla karşılaşmanın da sadece bir zaman meselesi olduğunu maalesef görmek zorundayız
Şunu operasyonun üzerinden bir ay geçmişken bütün o nefret atmosferi kanlı canlıyken yazmışım
Bu "adalet" kamuflajı giymiş kör nefret bu halde sürer, medya Fenerbahçe'yi bütün şer odaklarının kalesi şeklinde göstermeye devam ederse Güneşli Pazartesi yi değil göz göre göre bir cinayetin olacağı anı resmeden Gabriel Garcia Marquez'in Kırmızı Pazartesi'ni yaşarız.
Ve ne acıdır ki bu kör nefretin olası kurbanlarından Fenerbahçe forması giymiş bir gence bir şey olursa yine bu linci hazırlayan, adalet sosuyla altına odun atan bu adamlar timsah gözyaşlarıyla bizim yanımızda saf tutarlar. Umarım şu süreçte kendilerine objektif diyen herkesin ne derece objektif olduğunu tüm Fenerbahçeliler görmüştür.
İki senedir dilim döndükçe 3 Temmuz meselesinin iyice çığırından çıktığını ve gittikçe hedefin Fenerbahçe kulübünden ziyade Fenerbahçeli olan herkese doğru teşmil edildiğini anlatmaya çalışıyorum. Akıl almaz bir medya kampanyasıyla insanların zihinlerine tecavüz edilip bütün Fenerbahçelileri kriminalize edip şeytanlaştırmaya çalışan bir medya söyleminin içinden geçtik ve hala da geçiyoruz. O dönemde yine asıl rahatsızlık eksenimin kulübün küme düşüp düşmemesinden ziyade çocuklarımızın sokakta Fenerbahçe formasıyla rahatça dolaşıp dolaşamayacağına doğru kaydığını da yazmışım. Dolayısıyla iki sene önce bile çok güncel olan bir tehdidin hala kanlı canlı bir tehdit olarak bütün Fenerbahçelilerin başında dolaştığını görmüş olduk bu olay gerekçesiyle.
Son iki senedir, futbol maçlarına gitmeyen toplu taraftar ortamlarında nadiren bulunmuş birisi olarak ben bile iki kez Fenerbahçeli olduğu(m) için bizzat taciz ve darpa maruz kalınan vakalara şahitlik ettim. İlkinde havaalanında polisin gözü önünde iki Galatasaraylı orta yaşlı adam üzerimdeki Fenerbahçe formasını görüp “hala utanmadan nasıl giyiyorsun çıkar o formayı” diye gayet tacizkar bir tonda laf attılar, ikincisi de geçen yıl Fenerbahçe-Galatasaray erkek voleybol maçından sonra Ankara’da metro duragında kapılar açılınca dışarıda bekleyen 10-15 Galatasaraylı içeriye girip Fenerbahçe formalı birisini bulup, dışarı çıkarıp, tekme tokat vurmaya başladılar. Metro kapıları kapanıp metro ordan ayrılsa muhtemelen çocuğun sonu çok daha kötü olabilirdi, metrodan inen 5-10 kişi çocuğu ellerinden zor aldılar.
3 Temmuz’dan sonra Fenerbahçe’ye dair olan her şeyi şeytanlaştırma girişiminin sokakta bir yankı bulmaması imkansızdı. Zaten Türkiye’de herhangi gruba ya da kişiye karşı işlenilen nefret cinayetlerinin arkasında mutlaka bir medya manipülasyonu olduğunu görürüz. Önce resmi bir kurum o kişi ya da grubu örtülü olarak hedef olan bir şey yapar, sonra medya bu söylemi sahiplenip ileri götürür ve sonunda da sokaktan birisi durumdan vazife çıkarıp bu nefret cinayeti ya da cürümünü işler. Sonra bu cinayete ortam hazırlayan herkes timsah gözyaşlarıyla sanki kendileri hiç sorumlu değilmiş gibi gereken yapılacak falan derler. Türkiye’deki yakın dönemdeki nefret cinayetlerinin şematik yapısı aşağı yukarı böyle işler. Hrant Dink’in katlini düşünelim, önce başta Hürriyet olmak üzere medyanın hedef göstermesi ardından ilkokul 3 öğrencisinin anlayacağı bir metni bilirkişi raporuna rağmen ısrarla yanlış anlayan Yargıtay kararı,ve bu ikisinin sonunda 17 yaşında bir çocuğun tetiği çekmesi.
Rahip Santoro cinayetine bakalım, yetkili makamlarca %99 u Müslüman olan bir ülkede misyonerlik büyük tehdit diye duyuru yapılması, muhafazakar-islami basının üstüne vazife edinip bütün din adamlarını olağan şüpheli gibi göstermesi ve yine 17 yaşında birinin çıkıp bir papazı öldürmesi. Mesele bu cinayetlerin daha derin bir yapı tarafından tasarlanıp tasarlanmaması değil, mesele bu iklimde bu işlere girebilecek bir potansiyeli resmi -yarı resmi kurumlar ve medya eliyle bu ülkede yaratabilmenin her daim mümkün olması.
Fenerbahçe meselesinde de Fenerbahçe’ye resmi otorite ve medyanın reva gördüğü muameleyi bir hatırlayalım. Şikeyi savunduğumuz, Aziz Yıldırım’ın köpeği olduğumuz, Ergenekoncu olduğumuz, yeni Türkiye’de yerimiz olmadığı, terörist olduğumuz. (bizzat Başbakan’ca). Bunların ötesinde 6222 sayılı yasa değiştirilirken yasadan Fenerbahçeliler yararlanacak diye yaratılan havayı bir hatırlayın çok ciddi söylüyorum Öcalan’a af getiren bir tasarı olsa Türkiye’de o kadar tepki toplamazdı.
Şimdi bütün bu söylemleri her gün televizyonda gören işiten sıradan bir başka kulüp taraftarının kafasında Fenerbahçeli imgesi ne hale gelir hiç düşündünüz mü.Yani Öcalan’dan daha tehlikeli olarak addedilen binlerce yıl hapiste kalması istenilen bir adamı Fenerbahçeli biri başkanı olarak sahipleniyorsa,bizzat başbakanca terörist oldukları söyleniyorsa, Ergenekon kalıntısı olarak nitelendirilip yeni Türkiye'de bunlara yer yok deniyorsa doğal olarak medya tarafından zihni tecavüze uğramış birisi Fenerbahçe'yle ilgili/irtibatlı herkesi düşman kategorisine sokar.
Doğası gereği zihin kategorize ederek çalışan bir mekanizma olduğu için zaten ortalama eğitimi spor sayfası düzeyinde, algılama yeteneği sikmek-sokmak dan mütevellit bir zihinsel tümdengelimle bütün Fenerbahçelileri aşağılık, yok edilmesi gereken özneler olarak zihninde kurgulaması çok da zor olmaz. Yani Fenerbahçeli olan herkes bu linç medyası söylemini içselleştirmiş ve kendi ortalamalarına göre kategorize etmiş bir zihinde doğası gereği kötü-zararlıdır. Muhtemelen bu büyük söyleme maruz kaldığı için bu nefret cinayetini bu kadar kolay işleyip Burak'ı aramızdan alan kişi de tıpkı Ermenileri, ya da Hristiyan din adamlarını öldürmenin niye bu kadar ses getirdiğini anlamayan,doğası gereği kötü olan bir şeyi yok ettiğini düşündüğü için yaratılan gürültüyü garipseyen, hatta takdir beklerken gördüğü muameleye şaşıran zanlılar gibi bir tavır takınacaktır.
Dün geceden beri bir taraftan da şunu düşünüyorum. Bu linç atmosferi yaratılan, Fenerbahçe nefreti kusulan iki senede şampiyon Galatasaray değil de Fenerbahçe olsaydı bu şiddet nereye evrilecekti çok merak ediyorum. Yani bu yoğun nefret ve ötekini yok etme düşüncesi bir de başarısızlıkla ve düşman gördüğünün başarısıyla bir arada olsaydı o zaman nerelere varacaktı bu işin sonu. İki sene şampiyon olmasına rağmen hala kendi başarısıyla değil rakibin yok edilmesiyle mutlu olan bir zihniyet o zaman kimbilir nelere kalkışacaktı.
Şunu bir kez daha belirtmekte yarar var, 3 Temmuz sonrası oluşturulan ve sıradan Fenerbahçeli taraftarı bile kriminalize eden, şeytanlaştıran bu söylem karşısında "aman şikecileri savunuyorum" diye düşünülmesin diye tek laf etmeyen, “ya bu iş başka bir yere gidiyor” diyemeyen sözde romantik/objektif geçinenlerin şimdi söyleyecekleri tek sözü bile samimi bulmuyorum.
Hiçbir galibiyet hiçbir şampiyonluk 19 yaşındaki Burak’ı geri getirmeyecek,böyle saçma sapan bir ölüm gerekçesiyle oğlunu kaybeden bir anne/babanın ömrü boyunca nasıl bir acıyla yaşamak zorunda kalacağını düşündükçe insanın içi yanıyor. Türk medyasına bir önerim var, şimdi dangalak dangalak fair play nutuklarıyla timsah gözyaşları dökeceğinize iki senedir ne yaptığınıza bir bakın, her gece linç korosunun nöbetçi sözcüsü görevi yapan, Çakar, Baransu, Rok, Hıncal, gibi meslektaşlarınıza yeterince ses çıkaramadığınız için birazcık utanmayı deneyin.
Devamı ...
28 Eylül 2009
Diyarbakırspor'un Maruz Kaldığı Muamele Ceza Gerektirir

Diyarbakırspor Başkanı Çetin Sümer şayet Bursaspor ceza almazsa takımı ligden çekebileceğini söyledi. Diyarbakır’ın gittiği her maçta aynı olaylar oluyor. Bu işin tabi bir kısmı Diyarbakır’a has değil. Hemen her stadda aynı şeyleri yaşıyoruz. Önce Türkiye’deki stadların olmazsa olmazı olan İstiklal Marşı hep bir ağızdan aşk ediliyor, ki bir an için dahi olsa toplu halde İstiklal Marşı okuma fırsatını kaçırmayalım, hemen ardından konjuktüre göre “Ne Mutlu Türküm Diyene” veya “Türkiye Laiktir Laik Kalacak” sloganlarından bir tanesi bağırılarak gereken yerlere mesaj veriliyor, tabi bu repertuarın en güzide eseri olan “Şehitler ölmez vatan bölünmez” bütün bunların sonunda taraftarın bölünme problemi hakkındaki kısa ve net cevabı oluyor. Diyarbakır’ı özel yapan şey ise taraftarların Diyarbakır için özel bir repertuar geliştirmesi. Bu repertuarın ayırd edici sloganı “PKK Dışarı”. Maazallah PKK içeri girmiş bulunmuş ise ne yapması gerektiği konusunda kafasında bir karışıklık olmasını kimse istemez.
Giriş bölümünde “PKK”, “Diyarbakır” gibi kelimeler geçen bir yazının anlaşılmasının çok güç olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Ortalama 5.6 sene eğitim görmüş insanlardan oluşan, 11 – 15 sene arası eğitim görenlerinin ise geri kalan hayatlarında gerçek yaşama adapte olabilmek için öğrendiklerini unutması gereken bir ülkede yaşıyoruz. Ortalama bilgi edinme kaynağı TV, tartışma platformu kahvehane, fikirlerini en edebi sunduğu yerin ise internet haber sitelerine yaptığı yorum olan bir kitle var karşımızda. Dolayısıyla “PKK bir terör örgütüdür. Türkiye bölünemez. Terörle bir yere varılmaz” diyerek konuya başlayıp sıramızı savalım, herhangi bir yanlış anlaşılma olmasın.

Diyarbakırspor’a Yapılan Sıradan Faşizmdir ve İnsanlık Suçudur
Türkiye’nin herhangi bir stadında Diyarbakırspor’a atılan sloganlar Diyarbakırspor’un Diyarbakır’ı temsil etmesi, Diyarbakır’ın da PKK’lı olduğu önermesine dayanıyor. Şüphesiz “PKK dışarı” veya “Şehitler ölmez vatan bölünmez” sloganlarıyla gösterilen “duruş” bir mesaj verme isteğine sahip. Bu mesajın özellikle Diyarbakır’a karşı seçilmesi ise Diyarbakır’ın bu kafalarda PKK ile özdeş olduğunu gösterir. Bu görüş de özetle, “Diyarbakırspor Diyarbakır’ındır, tüm Diyarbakır bilaistisna PKK’lıdır. PKK terör örgütürüdür, demek ki Diyarbakırlılar Teröristtir”den ibaret. Bir şehirde yaşayanların hepsinin veya hiç değilse çok büyük çoğunluğunun belirli bir etnik gruba veya şehirdaşlığa mensubiyetleri sebebiyle “Terörist” olduğunu düşünmek ise klasik bir sıradan faşizm örneği. Zira gündelik hayatta insanları siyasal mensubiyetleri, inançları ve tabiiyetleri sebebiyle “aynı” kabul etmek, herhangi bir kötü örnekle “özdeşleştirmek”, onları tek potada eritmek faşizan bir zihin alışkanlığına tekabül eder. Bu ister Türklerin barbar olduğunu düşünen bir Avrupalıda bulunsun, ister zencilerin aşağılık ırktan geldiğini düşünen bir Ku Klux Klan üyesinde görülsün adı faşizm veya biçimine göre ırkçılıktır. Bu durumun meşru kabul edilmesi, sürekli halde tekrarlanması ve buna karşı çıkanların marjinal kalması ise içinde yaşadığımız gündelik hayatın ne kadar faşizan bir atmosfer olduğunu göstermekten başka bir şeye yaramaz. Böyle bir atmosferin ise neler yapabileceğini hepimiz biliyoruz, şehirler ve mensubiyetler üzerinden birbirini düşman kabul eden insanlardan oluşan bir toplumun toplumsal dokusu hastalıklıdır, böyle bir toplumsal doku sürekli bir halde husumet üretmektedir ve bu husumetlerin çözümü için baskın olarak önerilen militarist bir total yok ediş veya savaş çağırısıdır. Bu durum da bir toplumu çok basit olarak kimlikler üzerinden böler. Halbuki Diyarbakırspor’u Türkiye’nin farklı etnik grubuna mensup bir coğrafyasının meşru temsilcisi olarak kabul etmek, bu farklılığı öğrenmeye veya en azından saygı duymaya çalışmak, kültürel iletişimi, toplum içindeki bağları güçlendirecek bir yol olarak düşünülebilir.

Etnik Ayrımcılıkla Mücadele Federasyonun Görevidir
Diyarbakır şiddete maruz kaldıkça ve bu şiddet meşrulaşıp, taraftar grupları arasında kimin Diyarbakır’a daha çok şiddet uygulayacağına yönelik bir yarış başladıkça kabul edilmesi gereken net gerçek bunun toplumsal ayrışmaya yol açacağı ve öncelikle durdurulması gerektiği olacaktır. Ancak böyle bir sonuç ortaya çıkmasaydı dahi herhangi birine veya gruba kitle halinde mensubiyetleri sebebiyle küfrederek sözlü şiddet uygulamak haksızdır ve yasalarca suç olarak kabul edilmiştir. Türk Ceza Kanunu’nun 216/2 maddesi şöyle diyor: “Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” Diyarbakırspor’a “PKK Dışarı” diye bağırmak bu maddedeki hükmün birebir gerçekleşmesini sağlamaktadır. Diğer yandan Diyarbakırlılara stadlarda saldırmak, kafalarına koltuk atmak, taş fırlatmak da herhalde suçtur ve cezasız kalmaması gerekir.
Bu fiillere karşı ceza vermekle yükümlü olan organ özel mevzuat gereği Türk Futbol Federasyonu. “Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun”un 17. Maddesi diyor ki “Spor ahlakına aykırı, tahrik edici, aşağılayıcı, dil, din, mezhep, ırk, cinsiyet, etnik ve siyasi ayrımcılığa yönelik söz sarf edilmesi veya bu mahiyette afiş veya pankartların müsabaka alanına veya yakın çevresine asılması yasaktır.” Kanun bu fiil için bir ceza da öngörmekte. Dolayısıyla kanunen bu olaylar karşısında TFF’nin yapması gereken şey, fiilin hak ettiği cezayı vererek saha kapatma ve idari para cezası cezalarını uygulamaktan ibarettir. TFF’nin bu halde yanlı tutum alarak, suçun bu şekilde işlemesine göz yumma hakkı bulunmamaktadır.
Tabi Türkiye’de kurumların neyi yapması gerektiğini söylerken evrensel bazı kıstasları esas alıyoruz. Yani insan hakları, açık toplum, demokratik hayatın ilkeleri gibi evrensel bazı kaidelere referans yapıyoruz. Türkiye’deki hiçbir kurum ise kendine bu tip kaideleri referans alıp hareket etmediği, herkesin kaidesi bu kuralların Türkiye hali olduğu için de uygulamada yaşanan adaletsizliklere alıştık. Örneğin “Hepimiz Ogünüz Hepimiz Mehmet” pankartı sebebiyle Trabzonspor suçu ve suçluyu övmek fiillerinden ceza almalıydı, böyle bir olay hatırlamıyoruz, hemen hemen her maç Türkiye’nin stadlarında büyük olaylar oluyor, işte Fenerbahçe Gaziantep maçından önce olan olaylar malumunuz, gereken ceza gelmiyor. Bütün bunlar birikince de TFF veya herhangi bir idari kurum saygınlık kazanamıyor, güven telkin edemiyor, hepsi haklı olarak çifte standartçı olmakla itham ediliyor. Bundan rahatsızlık oldukları da söylenemez, herhalde sürekli çifte standart uygulamanın kendilerine yarattığı keyfi alanın kendilerine verdiği bir hoşnutluk vardır.
Kuralsızlığa Karşı Kural
Bu saatten sonra insanlığa veya insani bir takım hasletlere referans vererek konuşmak çözüm için yeterli değil. Açık ki faşizan zihniyet herhangi bir insani ahlakla bağdaşmaz ve kendisine referans olarak da böyle bir sistemi almaz. Yani biz vicdandan, insan eşitliğinden, hiçbir insanın ayrımcılığa uğrayamayacağından filan bahsedelim, karşıdaki insanı sırf bir şehirden geldiği için terörist kabul eden bir akıl herhalde böyle bir haslete erişebilecek düzeyde değildir. Üstelik bu kendisine kuralla da dikte edilse bu kuraldan daha üstün daha geçerli bir kural olduğunu, kendisinin terörizmle filan mücadele ettiğini düşünecektir. Her ne kadar bir stadda, konuyla alakası meşkuk bir takımın taraftarının kafasına koltuk atmanın nasıl terörle mücadele olacağı veya “milli” kabul edilebileceği tartışmalı ise de, insanların sürekli böyle davranması böyle bir kabullerinin olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu kural tanımayan, kuralsızlıkla beslenen veya kendisinin tüm kuralların üstünde olduğunu düşünen zihniyetle mücadele de laf anlatmakla, beyanat vermekle filan olacak iş değil. Mevcut varolan kuralların sert bir şekilde uygulanması gerekir. Bu olaydan sonra Bursaspor’un sahası 5 maç kapatılsa ve ardından bu tip olayları tekrarlayan her takıma bu ceza kati bir suretle uygulansa bir sene sonra yöneticilerin maç çıkışında adet yerini bulsun diye özür dilediği bir atmosferden bu tip olaylar yaşanmasın diye canla başla çalıştıkları, sonuç alınan bir ortama geçiş olabilir. Bu da tabi bunu yapabilecek bir Federasyonla mümkün ki, onu da bu arada bulmak gerekiyor herhalde. Olayların üstünü kapatarak varlığını sürdüren bir Federasyonun üstüne bu kadar görev yüklemek de mümkün değil.
(NOT: Şu saha kapatma ve idari para cezası cezalarının işlevselliği üzerine İbrahim Altınsay çok güzel bir yazı yazdı, bu tartışmaya girmeden bu tip durumlarda idari para cezası ile 9 puan silme gibi bir ceza birlikte uygulansa çok daha işlevsel olur, onu da belirtelim.)
Devamı ...
13 Nisan 2009
İlk Taşı Atan Kim?

Maça dair ne söylesek boş, iki takım da bu sene bırakın şampiyonluğu beşinciliği bile haketmediklerini ayan beyan gösterdiler zaten. Adnan Polat’ın maçtan sonra “Fenerbahçe ve bizi şampiyonluk yarışından düşürmek için tezgah kuruldu” sözüne gülüyorum eğer bu sözü sahiplenecek ve hakikaten de öyle diyecek Fenerbahçeli akl-ı evveller çıkarsa onlara da allah selamet versin. Galatasaray şampiyonluktan hangi tezgahlarla koparıldı bilemem ama Fenerbahçe rezalet bir futbol aklıyla bu sezonu heba etti. Muhtemelen Lorant’lı sezondan bile daha az bir puanla sezonu kapatacağız ve gelecek yıllar için de zerre kadar ümit vermeyen bu takım kadrosuyla önümüzdeki yıllar neler yapabileceğimizi kara kara düşünerek geçecek transfer mevsimi.
Sahadaki şiddete yatkınlık konusuna gelince bu konuda tek tek oyunculardan ziyade bu kültürü kimin adeta meşrulaştırdığını düşünürsek ve ilk taşı ona atarsak kapsamlı bir eleştiri yapmış olabiliriz. Lugano’nun aptalca itirazlarından, her pozisyonda hakemle diyaloga girmesinden, Volkan’ın okul önünde kavga etmek için fırsat kollayan, ona buna dalmaya teşne ruh halinden nefret ediyorum. Bu adamlar Fenerbahçe forması giyiyor diye bunların yaptıklarını meşru göremeyiz.
Ama tutarlılık beklemek hayata sarı-lacivert gözle de baksa sarı kırmızı da baksa herkesin az çok yapabileceği bir şey. Şimdi Lugano’ya belki de haklı olarak sinirlenen ve bu adam insan değil diyen adamların “I love you Hagi “ sloganın öznesi, “büyük kaptanları” nasıl adamlardı, kariyerlerini nasıl bitirdiler bir dönüp bakmaları lazım.
Gençlerbirliği maçında Erol Ersoy’un ayağına basıp yüzüne tüküren adamın aynı zamanda frikik golleri atabilmesi ve müthiş topa vurması Lugano’dan daha mı az çirkef yapıyordu Hagi’yi. Yıllarca hakemin her kararına el kol sallayan, küfür eden, rakip oyuncuya gaddarca giren bir adam 20 sene Galatasaray’da oynadı diye mi Emre’den daha az çirkef. Fenerlileri at gözlüklü olmakla itham eden Galatasaraylılar artık bir zahmet görsünler futbolda şiddete yeni boyut getirilen ve olayın başka boyutlara taşındığı dönem ,Fatih Terim’in Galatasaray’a ve dolaylı olarak Türk futboluna bulaştığı gündür. Terim’in rahle-i tedrisinden geçmiş Arif, Emre Hasan Şaş, Sabri, şimdilerde efendi yorumcu rolündeki Hakan Ünsal, Okan, Alpay,Emre Aşık hangi takımın formasını giyerse giysin futbolu futbol olarak göremeyen adamlardı. 1996-2000 yıllarındaki Galatasaray orta sahası sadece rakibe basan değil hakemin her düdüğünde 4 kişi hakemin çevresine toplanan da bir takımdı. Ve ne yazık ki bu takımın sonuç anlamında ülke tarihinin en başarılı takımı haline gelmesi bütün bu saha içi sabıkaları unutturdu.
1996-2000 arasını eleştirdiğimiz zaman bu sürecin sonunda elde edilmiş dört şampiyonluk ve Uefa Kupası bütün eleştirileri çürüten bir veri gibi algılanıp medya tarafından da böyle sunulunca o dönemde tohumları atılan hakeme ve rakibe zerre saygı duymayan bu ekol sportif başarıdan arınınca ortaya bu çıkıyor işte. Fenerbahçeli olarak Volkan’ı Lugano’yu sorgulamak yaptıklarının hesabını sormak nasıl sağduyulu Fenerbahçelilere düşüyorsa artık Galatasaray’da Terim dönemiyle başlamış organize şiddet ekolüyle hesaplaşsın. Sizin için zor olabilir arkadaşlar eminim ama siz “I love you Hagi” diye bağırırıken Fenerlilerin “I hate you Lugano” demesini beklemek pek de adil olmasa gerek.
Devamı ...








