25 Ağustos 2009
Üçte Üç
14 sene aranın ardından bir Pazartesi maçı oynadık sanırım . 94-95 sezonunun 21. haftasında sis nedeniyle bir gün ertelenip Pazar oynanması gerekirken Pazartesi oynanan Kocaelispor maçından sonra. O maçı 3-2 kaybetmiştik. Hafıza kirliliği yapıp o gün aynı saatte Galatasaray'ın Ali Sami Yen'de şampiyonluğu kaybettiren üç seri yenilginin ilkini Antalyaspor'dan 3-0'la aldığını belirtelim.
Maça rezalet başladık Diyarbakır'ın beklenmedik agresif ve sert başlangıcı bizim oyuncuları biraz şaşırttı ve sinirlendirdi, Lugano -Bilica ikilisi son derece kötü başlayınca saçma sapan bir golle mağlup duruma düştük. Golde Bilica'dan ya da Volkan'dan ziyade topa gitmek yerine arkasındaki adamı box-out etmeye çalışan Lugano'nun ciddi hatasının olduğunu düşünüyorum. Diyarbakır'ın istekli futbolu golle de birleşince bir 5-6 dakika daha etkili oldular o arada Gökhan'ın çıkardığı top olmasa bugün başka şeyler konuşuyor olabilirdik herhalde. Takım beraberlik golünden sonra uyandı, 25 saniyede rakip değmeden 12 pasta atılan ve herkesin tek pas oynadığı müthiş bir goldü, bu sene attığımız gollerin pek çoğu hakikaten jeneriklik umalım böyle devam etsin.
İkinci yarı Diyarbakır ilk yarı biraz hovardaca harcadığı kondüsyonu yüzünden tamamen kontrolden çıktı, rakibe pozisyon vermeden ayağa iyi oynayıp sakin kalarak golleri bulup 3 te 3'ü bulduk. Diyarbakırlı taraftarların ve oyuncuların Fenerbahçe'ye ne garezi var anlamış değilim oyuncuların maçın başındaki sertliklerinin tribünlere sirayet ettiğini düşünüyorum. Oyundan çok taraftarın oyuna fiili müdahalesiyle meşguldü herkes ikinci yarı. Bu arada hakeme değinmeden olmaz, rezalet bir hakemdi kart standartı, faul standardı ve oyuncularla diyalogu sıfırdı kendisinin, Diyarbakır'ın ofsayt kaldırılan atağını saçma bir bayrakla kesen yardımcı da maça ciddi bir şekilde etki etti.
Geçen sene de çok tartışılmıştı oyuncuların elleriyle kart istemesinin sarı kart olmasının anlamsızlığı burda şöyle bir eşitsizlik var bir oyuncu hakemin yanına gidip sarı kart isteğini sözlü olarak beyan ettiğinde bu oyuncu kart görmüyor, ama kart işareti yaparak aynı isteği belirttiğinde görüyor. Portekizce'den başka dil bilmeyen bir adam hakeme sözlü olarak kart isteğinde bulunamayacağına göre mecburen o işaretle isteyecek kartı. Ya kartı her şekilde isteyen oyuncuya kart gösterilsin ya da kimseye gösterilmesin. Üniversiteye aynı düşüncede olan erkeklerin yaptırıma uğramadan alınıp aynı görüşteki kızın başörtülü olduğu için alınmaması gibi bir adaletsizlik var bu durumda anoloji kurarsak.
Lugano- Bilica ikilisi ciddi şekilde düşündürüyor beni bu maç ikisinin performansı da son derece kötüydü. Sevindirici olan takımın darbe yemesine ve sinierlenmesine rağmen sakin kalkıp ayağa kalkabilmesi. İlk yarı dökülen Kazım'ın ikinci yarı müthiş oynaması, sinirli başlayan Emre'nin kontrolünü tekrar sağlaması hep olumlu taraflar. Guiza cephesinde değişen bir şey yok hala galiba.Bu sene de çok ah vah ettirecek kendisi artık belli oldu. Çubuklu formanın en çok yakıştığı iki isime selam ederek bitirelim Gökhan ve Semih.Bu adamlar sahadaysa Fenerbahçe kaptanlığını başka birinin yapmasını anlayamıyorum. İyi başladık iyi gidiyoruz eğer bu hafta futbolda Tuncay basketbolda Kinsey geri dönerse son 10 yılın en umutlu sezonunu yaşayacağım kendi adıma.
Devamı ...
Diyarbakır'da Yaşanan İstanbul'da Var
Yukarıdaki fotoğraf Diyarbakır'da değil, İstanbul'un göbeğinde çekildi. İnönü Stadına girmek isteyen Fenerbahçe taraftarı polis refakati altındaydı, Polis gelmeden önce ise çıkan olaylarda bir kaç kişi yaralandı. Ancak kimilerine göre bu fotoğraf, "bir zihniyeti" göstermez, konu buralara geldi mi etnik körlük içerisinde duruma bakılması normaldir. Çağ dışı şiddet gösterileri ve olayları -ister Fenerbahçe stadında olsun ister başka stadllarda- ancak tek bir yerde,Diyarbakır da o da kokuşmuş bir bilmişlikle etnisite sosuna banılır. Manşet açılım, sahaya atılanlar "bir zihniyeti" gösteriyor. Biraz googleladım.
"Diyarbakır Ali Sami Yen stadında oynanan maçta sahaya litrelerce pet su şişesi, cep telefonu, çakmak, sidikli pet şişe ve en sonunda da stadın koltukları atıldı." diye dalga geçsem yeridir. Bu olay da İstanbul'un göbeğinde Mecidiyeköy'de oldu. Bu durum elbette demokratikleşmeye bağlanamazdı, herkes biliyordu ki bunun temeli gittikçe şövenistleşen ve lümpenleşen bir spor atmosferinde ortaya çıkan gerginlikti. Bu şiddetin varolmasının sebebi Galatasaray taraftarının manyak veya ucube olması filan da değil, bizzatihi şiddeti bu raddeye getirecek unsurların varlığı. 7/24 medyanın haber yapmak için bulduğu skandallar, şok suçlamalardan mürekkep bir bilgi akışı, sorumsuz yöneticilerin gerginlik politikaları, adaletsiz bir federasyonun taraftarı çılgına çeviren uygulamaları, polis gücünün yetersizliği, düzensizlik, genel kültür filan. Üstelik burası 15 sene kesintisiz OHAL uygulanan bir şehir de değil, İstanbul. Kafaya koltuk yağarken "zihniyet" basit yazılarda gözlenemiyor tabi.
Burası da Diyarbakır Avusturya Kampı değil. Fenerbahçe'nin Avusturya kampında dahi otobüsü taşlandı, Trabzon, Denizli filan gibi deplasmanları veya en son Antep maçından önce çıkan olayları geçtim, takımın kamp yaptığı yerde bile böyle bir manzara ile karşılaşabiliyor. Ve kardeşim kimse de konuyu Fenerbahçe'nin Atatürk'ün takımı olmasına bağlamıyor.
Sayısız örnek sunabiliriz, sonuç değişmez. Diyarbakır deplasmanında olan başka stadlarda hiç görülmedik ve hiç olmamış, tamamen etnik sebeplerle olan veya o bölge insanının hususiyetinden kaynaklanan bir durum filan değildi. Bu olay stadlarımızın doğal ve bir o kadar yanlış, o kadar kabul edilemez görünümü. Diyarbakır değil Kayseri'de, Kayseri'de değil Trabzon'da Denizli'de Manisa'da farklı şeyler mi yaşıyoruz? Ankaragücü deplasmanında stad çıkışında "Psikopat Başkent" sloganları ve satırlarıyla bizleri karşılayanlar Lice'den mi ithal edildi?
Saldırıları yekten kınamak haklıdır, bu saldırıların mümkün olmayacağı bir atmosfer üzerinde kafa patlatmak gerçekçidir ama bu saldırıları etnisiteye veya vatan millet düşmanlığına bağlamak işte o ahmaklıktır.
Ahmaklığa karşı diri durmayı tavsiye ederim, tek fotoğrafla çürütülecek kadar basit laf edenlere itibar edecek kadar uzun yaşamıyoruz.
Devamı ...
21 Ağustos 2009
Biji Bıratî, Biji Fenerbahçe
Bu ülkenin tüm şehirlerinde, tüm mahallelerinde ve her sokağında sarı lacivert çubuklu formalara aşık çocuklar var. Bu çocukların adları Kürşat da olsa Devrim de, Bilal de olsa Ali de topun başına geçtiğinde hepsi Alex oluyor, hepsi kalede Volkan, hepsi topa Roberto Carlos gibi vuruyor. İlk formalarını saklıyorlar, ilk gittikleri maçın biletleri kutsal bir ikona gibi koruyorlar ve Fenerbahçe’yi tribüne çağırırken nasıl heyecanlandıklarını ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Onların babaları; anneleri bambaşka yerlerden, bambaşka hikayelerden gelmiş, sokakta, caddede, işte veya Meclis’te birbirine karşı büyük mücadeleler vermiş ama işte stadın koltukları üstünde santrayla beraber omuz omuza yapıyorlar. Fenerbahçe üstünden normallerimizi aşıyor, isimlerimize, dinlerimize, ikametgahlarımıza ve ceplerimize bakmaksızın hikayesinde birleşiyoruz. Diyarbakır’ın Cendere sokağında bir evde Fenerbahçe’yi heyecanla takip eden ile İzmir Alsancak’ta takip edenin yüreği Guiza’nın kaçırdığı her golde aynı türden bir öfkeyle patlayıp, meali yekten küfrü sallıyor.
Biz resmi devlet dairesi değiliz, gerçeği özgürce söyleyebiliriz. İnsanların Fenerbahçe’yi kendi dillerinde sevme hakkı vardır. İnsanın kendi dilinde sevgisi de öfkesi de içinden gelir. Çeviri olmaz, zorlama olmaz, baskı veya istibdat olmaz, insanın kafasının arkasında bir düşünce kalmaz. Çeyrek yüzyıl boyunca “Kürt” kelimesi üstünden birbiriyle kavga eden bir toplumda, Kürtlerin sarı lacivert melodileri ve heyecanları analarından öğrendikleri gibi meşketmeleri artık kabul etmemiz gereken bir haktır.
Fenerbahçe, kürtçe konuşanların da sevgilisidir. Çeyrek yüzyıldır yaşananlar bu gerçeği dahi görmemizi engelleyecek kadar bizleri körleştirdi. Büyük acılar var, büyük kayıplar, hayal dahi edilemeyecek ıstıraplar. Bu ülkenin üstünde kaybettiklerimizin ve birbirimize çektirdiklerimizin sıkıntısı birikti, hepimiz yaşadıklarımızın korkunçluğu karşısında büyük bir bıkkınlık yaşıyoruz. Üstelik idraklerimiz de sustu, kör bir düşmanlığı, manasız ve anlamsız bir baskı dilini devam ettirmek vicdanımızın da sessiz kalmasına sebep oluyor. Evet hiçbir şey tek taraflı değil ve evet büyük haksızlıklar yapıldı. Kürt yoktur denildi, Kürtlerin Kürtçe konuşma hakkı ellerinden alındı, çocuklarına koyacakları isim bile milli güvenlik sorunu haline geldi. Ben Fenerbahçeliyim diyeni zorla, cebirle, kudretle Galatasaraylı yapmayı bile kabul edilemez bir zulüm olarak görürken, insanlardan doğduğu gün anasından babasından aldığı kültürü ve kimliği reddetmesi istendi. Bulgaristan’da Naim Süleymanov’un yaşadıklarını yaşlı gözlerle izlerken, Baranların yaşadıkları karşısında Hayri Kozakçıoğlu kaldık. Hatalar yaptık.
Evet bu ülkede terör yüzünden canını, sevdiğini veya varlığını kaybedenler var. Ama zaten budur terörü kötü yapan şey. Böyle kötü bir şeyin karşısına da devlet hangi amaçla olursa olsun benzeri bir kötülükle çıkamaz. Teröristin karşısında devlet terör uygulayamaz. Bunun bir mantığı yok. Çok basit; terör, temel hak ve hürriyetleri koruyan kamu düzenine yönelir. Amacı bu düzenin varlığını yok etmek, her fiili ise son kertede bir temel hak ve hürriyeti ortadan kaldırmaktır. Yani terör, sanat gibi kendinden menkul sebeplerle yapılmaz. Terör bir eylemdir, bir fiildir, arkasından bir siyasi düşünce vardır. O siyasi hayale ulaşmak için belirlenen gayri meşru yöntemler bütünüdür. Bombalama, saldırı, adam kaçırma veya insan öldürme, nihayetinde birilerinin yaşama hakkı gibi temel hak ve hürriyetlerine yönelir. O halde devlet terörle mücadele eder, çünkü devlet her insanın temel hak ve hürriyetlerini korumakla mükelleftir. Biz de ne oldu? Devlet radikalleşti, koruması gereken insan haklarını ayaklar altına aldı, üstünde zıpladı. Hoyrattan da öte zalim davrandı. Yakılan köyler, bok yedirilen köylüler AİHM kararlarına dahi girmiş sıradan örnekler. Bunlar güvenlik örneği filan değildir, bunlar başka ve masum insanların haklarını yok eden devlet fiilleridir. Bu öyle kısa bir dönem veya münferit birkaç olayla olmuş bitmiş de değil. Şemdinli ve Mutkili Ali “Tanırım iyi çocuktur” sloganıyla hala hatıralarımızda.
Böyle karanlık bir dönemde dahi, Şemdinli’de veya Bismil’de Fenerli çocuklar var. Fenerbahçe oralara gittiğinde evlerinden, köylerinden üç otuz paralarıyla kalkıp kalkıp, Diyarbakır’a akıyor, evlerinden hanelerinden ve korkularından çıkan insanlar en sonunda bir şenlik veya büyük bir olayın yaratacağı hislerle biraz mutlu oluyorlar.
Biliyoruz, oraya başka illerden giden Fenerbahçeli taraftarlar bu zamana kadar pek de güzel karşılanmadılar. Kafalarına taşlar, koltuklar atıldı, küfürler yediler, yaralandılar, saldırıya uğradılar. Korkunç dönemlerin yarattığı iklimde bu tip meyvalar doğal. Bu insanların hiç biri, ne taş atanlar ne de saldırıya maruz kalanlar, kendilerinin sebebi olmadığı ancak maruz kaldıkları bir atmosferde yaşayıp, o delirium içerisinde davranmaktan başka bir günaha sahip değiller. Hepsi bu sistemin doğal sonuçları. Hepimiz akıl dışı, mantık dışı ve insanlık dışı bir savaş atmosferinin, diğerini dizleri üstünde çöktürüp yok etmedikçe tatmin olmayacak bir garezin ve her şeyin mübah olduğu bir “resmi ideoloji”nin pompalarından akan sularla akıl sağlığımızı kaybettik. Dünyada Anadoludan Görünüm gibi bir programın devlet kanalında yayınlandığı tek ülke Türkiye. Görmediğimiz, bilmediğimiz, hiç tanımadığımız insanlara karşı içimizde nefret duyguları yeşerten, insanı insanı düşman eden, sırf “Kürdüm” demeyi bile vatana hıyanetten katli vacip çizgisine getiren bir siyasi faunada kimse sağ salim hareketler yapamazdı. Artık, hazır da bu fauna çatlarken, insan gibi davranabiliriz.
Dedim, bizler devlet dairesi değiliz, Papazınçayırı da devlet kurumu filan değil. İstediğimiz dilde yazma, istediğimiz dilde konuşma ve kardeşimize sarılma hakkına sahibiz. Diyarbakırlı Fenerliler ile Büyükadalı Fenerbahçeliler, Fenerbahçe sevgisinde ortaktır ve ister Rumca, ister Türkçe, ister Kürtçe takımlarını sevsinler ruhlarından geçen birbirine değer.
Fatih’in yazısı Fenerbahçe’ye bir öneride bulunuyordu. O zihin açıcı yazı, bizim de bir şey yapabileceğimizi hatırlattı. Küçük bir şey ama insanların birbirine el uzatmasına sebep olacak bir şey. Bizlerin Fenerbahçe’den daha büyük ortaklıklarımız var, bu coğrafyadan daha büyük ortaklıklarımız, bu tarihten daha büyük geçmişimiz var. Şurada ister etnik sebeple, ister siyasi düşünceyle, ister dini hasletlerle hepimiz bir cendereden geçtik. Yakılan alevisi de var, asılan sağcısı da var, öldürülen binlerce solcu da var. İşte zorla askere alıp Cudi’ye gönderdiğimiz çocukların başı örtülü ablalarını okullara da almıyor bu devlet. Hepimiz tedrisatından geçtik ve hiç birimiz hasarsız değiliz. Nihayetinde, hepimiz insani gelişmişlik sıralamasında 76. Sırada olan bir ülkenin, verimsiz ve varımsız düzeninde türlü çeşit vasatlığın korkunçluğu altında yaşıyor, ölmenin de yaşamanın da bedava olduğu bir sistemin bir insana verebileceği bütün zararları çekiyoruz. Bizler, çektiğimiz çilelerde ve onların çözümlerinde ortağız, kardeşiz.
Şu çubuklu formalar altında, tribünlerde ve hep dillerde, Fenerbahçe marşlarında, yeşil sahaya gözümüz kilitli, bu korkunç normalliğin dışına çıkıyor, birbirimize sarılıyor, öpüşüyor, mutlulukla gülümsüyoruz. Demek ki birbirimizi öldürmeden, birbirimizi yargılamadan ve birbirimizin nasıl yaşayacağını belirlemeden de birlikte yaşayabiliyoruz. Maça gelin kardeşim, Batman’dan gelin, Bitlis’ten gelin, Tunceli’den Siirt’ten, Edirne’den gelin. Diyarbakır’da, İstanbul’da, her çeşit deplasmanda kucaklaşalım, şarkı söyleyelim. İster Biji Fenerbahçe diye bağırın ister Yaşa Fenerbahçe diye, Can’lar ve Lefter’leri beraber analım, arada iki güzel kelimeyi de birbirimize öğretelim.
Biji Bıratî, kardeşlik bizi büyütür, yaşanan adaletsizliklere karşı beraber karşı çıkmak bizi geliştirir, zenginleştirir, mutlu eder. Daha az kavga, daha çok huzur yaşarız. Daha az öfkemiz daha çok saadetimiz olur.
Yapabileceğimizin en azı bu, şuraya şu Kürtçe başlığı koyuyoruz, yarın Lazca da, Çerkezce de, Boşnakça veya Ermenice de başlık atabiliriz. Birileri mezalime maruz kaldıysa, mazlumun yanında olmak lazım, çünkü insan olmanın üçüncü köprüsü vicdan mahallesinden geçiyor.
Devamı ...