13 Haziran 2008

Ara Sokaklar




"Yağmurlu bir gün
Dışarda futbol oynuyor çocuklar
Uykularından balçık akıyor
Umulmadık goller peşinde hepsi

Ve yağmur yutuyor bütün golleri

Yağmurlu bir gün
Dışarda futbol oynuyor çocuklar
Karanlık sofralarda morfin alıyor anneleri
Ah bilseler olup biteni

Ve yağmur yutuyor bütün golleri
"
Cahit Koytak | Futbol Oynayan Çocuklar

Fotoğraf seyakuza'dan. Görünce aklıma geldi.



Devamı ...

11 Haziran 2008

Ne Kadddar Profeyşınılsınız Aziz Bey


emre

Aziz bey sonunda beklenen açıklamayı yaptı : “Yeni hocamız ve yeni golcümüz haftaya İstanbul’a gelerek imza atacaklar.” En basit usulle Zico’nun görevine son verildiği böyle bildirildi. Basit kelimesiyse bu cümlede yalnız “kolay” anlamına gelmemektedir, bir de “adi”, “sıradan”, “vasat” ve “lümpen” karşılıklarını ifade eder. Profeyşınıl bir camiada bu üslup yalnız yerel değildir zira, bize özgü şarki, karamana özgü koyun ve nihayetinde “Başkan”a sığmayacak kadar ali cengizdir.

Edip Cansever, buralarda hala ona bayılmayanlar ve yanyana dizdiği kelimeler karşısında hayatının ne kadar sıradan olduğunu kavramayanlar varsa diye, bize yardımcı olabilir.
“Uğurladık bir sabah seni,
Söz vermiştin geri döneceğine,
Anladık bakınca anladığımızı
Gerilerde küçük,
Kıyılara doğru büyüyen ayak izlerine.”

Fenerbahçe klubü bir çok iyi insan gördü. Yadsınamayacak bir gerçektir bu, güzel insanlar bu formayı giydiler. Bize heyecan veren insanlardı onlar, hayallerimizi süslerlerdi. Örneğin sokakta top peşinde koştururken çocuklar “Rıdvaaan” diye bağırdığında yaptıkları onun kendine has karizmasının koşu yoluna pastan ibaret değildir, 8 numaralı formanın “İyi bir insan olmaya dair” çıkarımlarından dolayı da o forma sokak aralarında giyilir. Birebir yaşadık, gördük, Rıdvan ara pasları çok güzel yapabildiği için değil, hepimizin hayatına dair sanatsal bir güzelliği bizlere yaşattığı için özeldi. Biz ona kıvrak bir çalım için hayran değildik en başta, çünkü o bir çalım değildi, ince, kıvrak, romantik bir Chopin noktürnü gibiydi. Hafızamızda zarif bir şeye tekabül ederdi. Nazik bir oyundu bu, centilmendi, kimseye kast etmemek, yetenek, beceri ve estetik ile karşıdakini geçmek manasına gelirdi. Bir nevi şövalyelikti, Hayrettin saldırırken, onu delirtecek kadar büyük bir asaletle oyuna devam etmekti.

Zerafet kişiye özgülenemez, ama kişilerde görülebilir. Zico zarif bir adamdı. Kaybettiğimiz maçlarda da kazandıklarımız kadar nazikti. Maç sonundaki konuşmaları adalete dair bir incelik taşırdı. Galatasaray maçı sonunda yaptığı konuşma, yalnız doğru bir analiz olduğu için değil, hakkaniyet de taşıdığı için gönlümüze dokunmuştur. Sevilla maçından sonra onun yaşadığı üsturuplu sevinç, diyelim şampiyonluk kaybedildikten sonra yaşadığı üzüntü gibi, süssüzlüğü ile hepimizde yer etmiştir.

Zerafet, ölçülülük, nezaket ve hakkaniyet gibi değerleri ise şu ülkede yaşayan herkes bilir. Bunlar öğretilmezler. Uzun ve yorucu bir hayat sonucunda bizzatihi yaşama karşı gösterilen sınır boylarıdır onlar. Sevinçteki ölçülülük, hüzündeki nezaketin nasıl simetrik aksiyse, orjinini büsbütün karakterden alır ve Zico karakterli bir adamdır. İşte bu yüzden biz buralardan henüz sözleşmesi imzalanmadan gittiğinde onu geri dönmek üzere beklemiştik. El sallarken, klübede kimin olacağını bilmeyi ummuştuk. Sonra farkettik ki, esasında dönmeyeceğini çoktan biliyorduk.

Davamız, hüzünlü ve romantik bir yazı yazmak değil. Ahlaklı, zarif ve ölçülü bir adamın niteliklerini övmek içinde yaşadığımız şu vasatlıkta süslü gelecek kadar norm dışı. Suskunluğumuz ve kelimeler üstünde bu şekilde geçip gidişimiz, bu adamı içinde yaşadığımız gerçeklik için fazla romantik kılıp “mübalağa” intibası bırakmamak istememizden. Yazı burada –karakter açısından- kendini sonlandıracak, ama bundan sonrası “profeyşınılızm” üzerinden olacak.

Önce kafamızda bir profesyonelin nasıl davranacağını kurgulamamız lazım. Dünyanın en büyük futbolcularından biri var karşımızda. Eski Brezilya Spor Bakanı. Fenerbahçe Teknik Direktörü. Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finalisti. Türkiye Şampiyonu. Bir “profeyşınıl” klup, bu insanla yolunu nasıl ayırır?

Birincisi, profesyonel yoldur. Hocayla çalışılmak istenmediği belirtilir. Bunun açık gerekçesi – şampiyonluğa erişilememesi ve klüp hedefleriyle bu somut durum arasındaki uçurum- beyan edilir. Bu zamana kadarki hizmetlerinden dolayı kendisine teşekkür edilirken, bu kimsenin prestijine uygun bir şekilde bir uğurlama yapılır. Klubün böyle biriyle çalışmaktan dolayı mutlu olduğu, hizmetlerinden dolayı şükran duyulduğu ve klup tarihi açısından böyle biriyle çalışmanın da çok önemli bir nokta olduğu belirtilir. El sıkışılırken, profeyşınıl ifadelerle, gülümsenir ve dostluk bağlarının süreceğinin altı çizilir. Bunun çünküsü de örneğin yer çekimi teoreminden çok daha basittir, nasıl bütün bırakılan objeler sabit bir ivmeyle yere düşerler, bu neviden prestijli çalıştırıcıların uluslar arası spor kamuoyundaki etkisinden de klüp, onlarla ilişkisini kestikten sonra da faydalanmak ister. Amaçları, klubün dışarıdaki imaj ve intibağını belirli bir seviyede tutmak, bu halkla ilişkiler hizmetini yaparak hedef kitle olan spor kamuoyu üzerinde hem klubün marka değerini korumak hem de gelecekte olabilecek potansiyel transferlerde kişisel networkden istifade etmeye devam etmektir. Bu endüstriyel bir klubün yapacağı yalnız en basit iş değildir, aynı zamanda şu veya bu oranda endüstriyel her klubün yapması zorunlu olan da bir iştir. Fayda maliyet, hesap basit.

Fenerbahçe ne yaptı? Önce hiçbir açıklama yapmadı. Sezon bitene kadar Zico’yla görüşmedi bile. Daha sonra işi sürümcemeye bıraktı. PR stratejisini bomba bir transferle bu gündem maddesini kapatmak üzerine kurdu. Buna göre “bomba bir transfer” –Emre- taraftarın ilgisini çekecekken bu olay gündem dışı kalacak, görünürlüğünü kaybedecekti. Zira klubün hedefi yalnız ve sadece Türk kamuoyunda oluşabilecek tepkileri dindirmekti, hedef bu kadar “küçük” ve “lokal” olunca hareketlerinde “şarki” olması eşyanın tabiatı gereğidir. Güya görüşmeler yapıldı, basına potansiyel hoca isimleri sızdırıldı, bir yandan “alternatifler açık tutularak” Zico’ya mesaj gönderilirken, taraftara da “Scolari vs” diye giden bir isimler listesi sunularak bir parmak bal çalındı. Buradan seslenmek hakkımız, korkmayın, 1 hafta sonra bu da gündemden düşecek, kimsenin mecali yok bu atmosferde “Zico”nun derdine düşmeye, siyasal ortam hepimizin yaşama sevincini çalıyor zaten. Amma ve lakin, işte burası ağır, hakikat gökkubbe de baki kalacaktır. Çalınan ballar, gerçek karşısında hep metal tadı alır.

Gerçek de şudur, Fenerbahçe profeyşınıl davranmamıştır. Lokal bir kamuoyu yönetimi için uluslar arası spor kamuoyunda elde edilebilecek potansiyel faydalar dahi gözetilmeden hareket edilmiş, klubün marka değeri ve saygınlığı ile birleşmeyecek hareketler silsilesi ile gene son derece profeyşınıl bir tümce olan “itibar yönetimi” yer seviyesine indirilmiş, büyük ve keskin bir iletişim başarısızlığı ile taraftar tatmin edilememiş, nihayeten bundan da kötü bir şey yapılmıştır, iyi ve ahlaklı bir adamın kalbi kırılmıştır.

Ancak hak bir değil, bin. Bir kişinin kalbini kırmak, dünyanın kalbini kırmaktır denir ya hani, lafız şuraya da gelir, Emre ve Tümer alınırken profesyonellik ve çıktısı argümanların arkasına yaslanmak belki çok verimlidir. Zira bunlar yarattıkları rasyonalizm ile belirli bir kabul edilebilirlik üretebilirler. Nitekim ben de burada, tam da bu sebeplerle bu düşünceyi seslendirdim. Ancak profesyonelliğin şartı “her zaman profesyonel” olmaktır. Endüstriyel kurumların yarı profesyonel davranma hakkı yoktur. Zira böyle davranınca toplamda yalnızca profesyonel olmadığınız sonucu çıkmaz, itibarınız, prestijiniz ve inandırıcılığınız da “yarım” olur

Şimdi Aziz bey, son derece hassas profesyonelliği ile, bu sorun ile karşı karşıyadır. Sorunumuz da derdimiz de klubün neden profesyonel olduğu değildir zira, neden profesyonel olamadığıdır. Alenen, göz göre göre, çocuk kandırırcasına büyük bir rahatlık ve vahim bir umarsızlıkla, birbiriyle çelişen bu iki hareket yapılıyorsa, şarki kurnazlık ile beraber yönetim kurulunda bir de ali cengiz’in olduğu bilançoya yazılır.

Zico, hep 10 numaraydı. 10 numara bir insan gibi davrandı, öyle yönetti ve kimsenin arkasını dönemeyeceği karakteri ile gene her zamanki ölçülü tavrıyla açık açık konuşarak gitti. Onun itibarı nezdimizde tamdır, gerçeğin hakkını zerafetle verirken, gözalıcı bir uvertür dinletmiştir hepimize. Aziz bey ise bu uvertürün karşısında ancak İbrahim Tatlıses inceliğinde bir tutum sergilemiştir. Yükselen Requiem’e dom dom kurşunu ile eşlik etmiştir. Ne ticari, ne profesyonel ne ahlaki ama sonuna kadar yerli bu davranışı, “büyük rüya”nın da kimlerin elinde olduğunu görmemizi sağladı, oysa biz bu rüyaları şarkın birincisi olalım diye kurmadık ki.

Şimdi bir başka nazik adam bir kez daha sahneye insin ve bitiremediğimiz cümleyi bizim için bitirsin.
Aziz bey,

“Biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız,
Yeni bir dil olacak yarın.”

Siz o dilde konuşabilecek misiniz?
Devamı ...

10 Haziran 2008

Aceto'nun Dönüşü



Aceto’ya giderken güle güle diyememiştik ama dönüşüne hoş geldin demek nasip oldu. Güzel şeylerin vasatın tahakkümüyle birer birer yok olmasının vaka-ı adiye olduğu ülkemizde, nitelikli bir şeyi daha kaybetmek artık alışkanlığın getirdiği bir sıkıntı yaratıyordu. Offlayarak ve pofflayarak “ne lüzumu vardı” diye düşündük. Belli ki bizceleyin düşünenlerin sayısı fazla. Aceto’nun 25 senelik arkadaşına baskı yapandan, mailler atana, sözlükte yazana bu manada selam ederiz. Kör yollardan hoş geldin Aceto, orada kal.

Devamı ...

9 Haziran 2008

Oralardan İyi Vurur


marilyn

Sene 1959, Marilyn Monroe Brooklyn Dodgers'ın sahası olan Ebbest Field'de ABD - İsrail futbol maçının açılışını yapıyor. Saraçoğlu'nda da Adriana Lima'yı görmek isteriz diyeceğim ama, Allah çarpar, bazı şeyler karşılaştırılmaz.
Devamı ...

8 Haziran 2008

Savcı Göreve!


emre

Madem anayasayı kapattık, şapkadan kararı çıkarttık, bir kere de memleket insanının mutluluğu için hareket edin, cimbomu kapatın öyle gidin.

Devamı ...

7 Haziran 2008

Guinness ve Crouch


emre

Bir tesadüf eseri Ankara’da bir yerde Guinness içtim. Muhteşem. Harikulade. Şaşırtıcı derecede güzel. Hatta Britanyalıların, sürekli puslu, nemli, güneşsiz, iç karartıcı derecede bayıcı ve insan yaşamına uygun olmadığı tam 2 yüzyıl boyunca Britanyalıların ada dışında her yere – Avustralya’daki Aborjinlerin yanına bile- kaçışından belli olan bir yerde yaşamaya nasıl tahammül edebildiklerini anladım diyebilirim. Guinness gibi bir bira varsa, her şeye biraz daha olumlu bakabiliriz. Sonra da küfür ettim, şu ülkede efes vasatlığına tamah ederek geçirdiğimiz senelere yandım. Bira konusunda dahi geniş kapsamlı bir fikri olmayan bir ülkede “zevk” ve “mutluluk” kelimeleri adına ne söylenebilir ki? Gene tesadüf Fenerbahçe Crouch’un peşinde imiş. Avrupanın ve dünyanın en iyi biralarından biri yok ama Britanya’nın ürettiği en garip şeylerden biri ülkeye girecek. Gene küfrederdim ama Guinness’imden bir yudum aldım, olaylara biraz olumlu bakıyorum. Böylelikle yapılmayan ortalar karşısında neden gol atamadığını sorgulayacağımız bir tane daha çakılı forvetimiz olacak. Harika.

PS: Ankara’da Atakule’nin hemen karşısındaki bir markette, Cafe Bien de ve Old Mariners Pub’da Guinness bulunabiliyor. En azından Crouch transferine tahammül etmenizi sağlar.
Devamı ...

5 Haziran 2008

Türk Futbolunun Alkibiades’i Emre mi?


emre

Antik Yunan’ın bu zamana taşıdığı isimlerden biri Alkibiades. Sokrates’in arkadaşı Atinalı bir general, politikacı, hatip, demokrat ve vatan haini. Spartalı bir asker ve danışman. Atina’nın çökmesine sebep olan usta bir savaş dehası. Perslilere karşı elde edilen Sparta zaferinin ve sonra da Perslilerin zaferlerinin arkasındaki adam. Bir kere daha Atinalı bir general. Seri zaferleriyle Sparta’nın barış istemesine neden olan bir politikacı. Şehirleri savaşla değil iknayla teslim alan bir hatip ve nihayetinde de suikast ile öldürülen bir efsane. Bu topraklarda modern zamanların Peleponnes Savaşları futbol sahalarında hüküm sürüyorsa, Atina Galatasaray ve Sparta Fenerbahçe’dir. Görülüyor ki, Emre de Alkibiades ilan edilme yolunda. Bense yalnızca bir hatırlatmanın peşindeyim.

Alkibiades’in Dramı

Bütün hikaye esasında bir film gibi. Atina’da doğdu ve Atinalılar arasında çok genç yaşlarda dahi önemli görevlere atandı. Başarıları doğal yeteneklerinin tabii sonuçlarından başka bir şey değildi. O taraftarlarının hayranlığını hitabeti, halkın sevgisini zaferleri ve iktidarı hırslı vizyonu ile almıştı. Peleponnes Savaşlarında Atina Sparta karşısında çıkmaza girdiğinde, Alkibiades kimsenin hayal dahi edemeyeceği bir şeyi önerdi: “Sicilya’yı işgal etmek.” Oranın sonsuz kaynaklarını Atina’nın yeni ve büyüyen imparatorluğu için kullanma fikrindeydi. “Atina ancak yeni bir imparatorluk olursa ve karada yenilmez Spartalıları denizden kuşatırsa tam ve kesin bir zafer gelebilir” mealindeki düşüncesi, o zamana kadar görülmemiş boyutlarda bir hazırlık başlattı. Atina bütün parasını bu hayal için harcıyordu ve yönetimini tümüyle Alkibiades'e bırakmışlardı. Savaşın sonucunda Atina’nın yaşadığı felaketi bilenler suçlunun Alkibiades olacağını zannedebilirler, ancak bunun sebebi Alkibiades’in seferi başlatması değildi. Alkibiades’in sefere komuta edememesiydi.

Daha sefer başlamadan, kendi yurttaşları onu Tanrılara hakaret ettiği gerekçesiyle ölüm cezasına çarptırdılar ve Alkibiades ülkesinden kaçmak zorunda kaldı. Söylenebilir ki, Alkibiades’in dramı, yüksek vizyonu ve hayallerini gerçekleştirebilme yeteneğinin kıtlığında değildir, tam tersine yüksek vizyon ve hayallerini gerçekleştirme konusundaki olağanüstü yeteneği, doğal hırsı ve kimilerinin ahlaksızlık olarak kabul ettiği tutumu onun düşmanlarının da bu derece radikal hareket etmesine yol açmıştır. O kıskançlık, haset ve kinle yoğrulan düşmanlığın odağında olduğu kadar, kendi hırsı, sınır tanımazlığı ile de düşman yaratan bir makineydi. Sparta’ya kaçıp Spartalılara askeri danışmanlık yaparak Atina’nın seferini yok ettiği zaman, bu sefer Spartalıların düşmanlığına hedef olmuştu. Hiçbir yerde barınamadı veya hiçbir şehir onun yeteneklerinden yararlanabilecek kadar büyük olamadı.

Emre Galatasaray’ın ortasında geleceğin Hagi’si olarak sıyrıldı. Çok gençti, çok popülerdi ve yalnız Türk Futbolunun değil Avrupa Futbolunun da gelecekteki en büyük yıldızlarından biri olarak kabul ediliyordu. Futbol aleminin bireysel kurumu Pele’nin yaşayan en iyi 250 futbolcusu listesine girdiği zaman buna itiraz edecek kimse bulunamazdı. Henüz 20 yaşındayken UEFA kupasını kazanan takımdaydı. 22 yaşında Dünya Kupası üçüncülüğü geldi. Bütün bu başarılarından sonra yetiştiği klubü bıraktı. “Sağlık için futbol oynamıyordu” Inter’e gitti. Galatasaray taraftarını ilk kırışı olmayacaktı.

Emre’nin de yetenekleri Alkibiades gibi tartışılmaz. Ancak metafora müsaade eden şey yalnızca yetenekler değil, agresif ve hırslı mizacıdır. O başarıları kazanırken aynı zamanda hep hedef tahtasının ortasında kaldı. O halde bu mizacın altını çizerek benzerliği diğer alanlarda da devam ettirebiliriz. Yetenekleri tartışılmaz, hırsı ona düşmanlar kazandıran bir Alkibiades saf değiştiriyor. Türk Futbolu Peleponnes Savaşları ise o Atina’dan Sparta’ya geçiyor.

Faydacı bir Analiz

Spartalılar Alkibiades’e kucak açtıklarında bunun sebebi Alkibiades’e bayılmaları değildi, bildikleri yalın bir gerçekti, eğer biri Atina’nın Sicilya seferini durdurabilecekse bu onun yaratacısından başka kimse değildir. Alkibiades özel yetenekleri, askeri dehası, savaş konusundaki çağdaşlarının ötesindeki kavrayışı ile Sparta’ya onların sahip olmadığı bir şeyi, “Sparta dışı bir bakış açısını” sunuyordu. Ancak Spartalılar arasında büyük tartışmalar çıktı. “O bir Atinalıydı. Sparta’nın düşmanıydı ve Sparta’ya zarar vermişti. Şimdi Sparta bu adama mı kucak açacaktı?”

Yine de tartışmalar dindi. Sparta bir demokrasi değildir. Orada kararlar halk oyuyla, çoğunluk kararıyla verilmez. Spartalılar önlerine gelen bu durumu ustalıkla çözdüler, Alkibiades’i değerlendirdiler. Büyük amaçlarına ulaşmak için ondan istifade ettiler.

Emre de Fenerbahçe’ye geleceği zaman bu açıdan incelenmeyi hak etmektedir. Özel ve özgün yetenekleri vardır, orta saha da Fenerbahçe’nin çok ihtiyacı olan bir mevkide çok ihtiyacı olan bir oyun tarzına sahiptir. Oyunun iki yönünde varlığını sürdürür. Ofansif futbola olduğu kadar defansif futbola da yatkındır. Agresif oyun tarzı ve hırsı maç içerisinde mücadeleyi bırakmasına engel olur ve bu yönüyle takım arkadaşlarını da etkileyerek takımın maçı bırakmasını engeller. Ayaklarına hakimdir, dış şut çekebilir ve hızlı / kolay adam geçebilir. Rakip defanslar için bu tipte bir oyuncu problemdir, rakip takım top çıkartırken de bu sefer onunla uğraşmak zorunda kalacaklardır. Futbol bir de rakiple oynanan bir oyun olduğuna göre Emre’nin varlığı onun da birileri tarafından tutulmasını zorunlu kılacak bu da Alex’in bu sene çok karşılaştığı ikili savunma blokajını aşmasına veya yükünün hafiflemesine olanak tanıyacaktır. Bütün bu avantajlarının yanı sıra Emre Türk vatandaşıdır ve aynı mevkide, aynı özelliklere sahip bir yabancı oyuncunun sunmadığı bir avantaj sunar, başka bir mevkiye yetenekli bir yabancı oyuncu alma imkanı.

Fenerbahçe gelecek sene 3 kulvarda birden mücadele edecek. Önem sırasına göre Şampiyonlar Ligi, Türkiye Ligi ve Türkiye Kupası’nda başarı hedefleniyorsa bu dar bir kadronun kaldıramayacağı kadar büyük bir maratondur. Geniş bir kadronun avantajı ise özellikle Şampiyonlar Ligi ve Türkiye Ligi maçları arasındaki kısa süre dikkate alındığında kendini gösterir. Bu sene takımın motivasyon, konsantrasyon ve fiziki kondisyon sıkıntısı çekmesinin sebeplerinden biri de as takımda oynayan futbolcuların ikamesinin mümkün olmamasıydı. Halbuki Emre ve eğer haberler doğruysa Nihat, Fatih ve saire diye giden Türk oyuncular sağlıklı bir rotasyonu mümkün kılarak takım performansının düşmesini engelleyebilirler.

Emre’nin sorunu, daha önce de belirtmiştim, istikrar ve sıhhat. Eğer sakatlıklarından kurtulup istikrarlı bir oyun sergileyebilirse, futbolcu kalitesinin tartışılacak bir tarafı gözükmüyor. O halde temel sorun ne?

Bir Duygu Olayı

Spartalılar Alkibiades’ten neden nefret ediyorlarsa bugün metaforun Sparta’sı olan Fenerbahçeliler de Emre’den hemen hemen benzer sebeplerle nefret ediyorlar. O diğerlerine mensup, o “biz”e zarar verdi ve o “ahlaksız”. Şimdi PVH’nin sorusu çok anlamlı, “Neden Kabullenelim?” noktasında denecek bir şey yok. Kabullenmek istemeyen, bunun için de temelde duygusal sebepleri olan birine bir şeyi kabul ettirmek mümkün ve doğru değildir. İkincisi bu tutum yalnızca bir duygusallıktan kaynaklanmıyor, ortada bir ilke de var. “Böyle futbolcular istemiyoruz.”

Böyle futbolculardan kasıt futbol jargonuyla “çirkef” futbolcular. Emre Galatasaray döneminde yaptıkları ile bizim taraftarın nefretini kazanmıştı. Agresif ve çirkef bir oyun tarzı vardı. Sinirini kontrol edemiyor, “sportmenliğe ve centilmenliğe yakışmayacak” hareketler sergiliyordu. 21 yaşındaydı. Ancak İsviçre maçında futbolcu kovalaması, Milli Takım formasıyla basın tribününe el kol hareketi yapması bu özelliklerini devam ettirdiğini gösteriyordu. (Irkçılık suçlamalarını bilerek saymadım, kendisi suçsuz bulundu. (bkz: Emre racism allegations 'not proven' – FA))


Bütün bunlardan dolayı Emre’yi yargılayabiliriz ancak o zaman Alkibiades’e yapılan bir şeyi tekrarlamış oluruz, büyük sistemin sonuçlarını yargılayarak sistemin kendisini atlamak. Alkibiades gökyüzünden yeryüzüne ışınlanmadı, o bir Atinalıydı, Atina eğitiminden geçti, Atina’da general oldu ve Atina’lı gibi yaşadı. İnançları Atina inancıydı. Karakterine bunlar yön veriyordu.

Emre gökten zembille inmedi. Türk futbolu içerisinde büyüdü. Soru şudur, nasıl oluyorda Bülent Korkmaz, Arif, Emre, Sabri, Arda, Ayhan tipinde futbolcular hep aynı klüpten çıkıyorlar? Neden biz Beşiktaşlı bir Sabri göremiyoruz? Neden Trabzonspor’da Fatih Tekke – Gökdeniz mafiosa ikilisi hariç böyle futbolcular çok nadir? Neden bu tipte futbolcular yoğun miktarda bizim Atina’mızda –Galatasaray’da- yetişiyorlar. Oranın Agogesinin tedrisatını alan insanlar böyleyse acaba sorun tedrisatta mı?

Emre Fatih Terim ekolü ile yetişti. Fatih Terim’in futbolcularına aşırı bir motivasyon yüklemesi yaptığı, oyuncularıyla arasında parental (baba-çocuk) ilişkisi geliştirdiği biliniyor. Fatih’in tokat dahi atabilecek kadar Türk baba figürüyle özdeş, sever de döver de eğitim tarzı gene bu baba-oğul duelinde eğitimin ne kadar derinlere işleyebileceğini de göstermekte. Peki Fatih Terim nasıl bir eğitim tarzına sahip? Bildiğimiz kadarıyla Terim’in takımları agresif, saldırgan bir oyun tarzı ile oynuyorlar. Terim de bu tipteki oyuncuları seviyor. O zaman en başta, kendi elinde yetişen futbolculara bu neviden bir yükleme yapmayacağını iddia edebilir miyiz? Terim bu yükleme ile futbolcuları eğitip, onların agresyonlarını manipüle ederek çirkeflik noktasına kadar arttırırken, bu eğitim Terim'in gidişiyle beraber yok mu olacaktır? Bence bu eğitim o futbolculara işleyecek ve onların futbola bakışlarını belirleyecektir. Terim gittikten sonra da oyuna bakışları, futbol zihinleri bu şekilde olacaktır. Formasyonları budur. Hele ki Terim’in elinde 18’inde yetişmeye başlayan bir çocuğun bu formasyondan kurtulması, üniversiteye giden bir insanın orada aldığı 4 senelik formasyona bağışık kalması kadar nadir bir ihtimal. Emre’yse bir istisna değil.

“Peki biz ahlaki sebeplerle bundan zarar da gördüğümüz, esasında kendi suçları da olmayabilecek ancak geçtikleri tedrisat sebebiyle bu hale gelmiş futbolcuları kabul etmek zorunda mıyız?” Emre Galatasaray’dan ayrıldığında 21 yaşındaydı. Inter’de bu neviden bir hareketine rastgelmedik. Takip imkanımızın kısıtlılığından olabilir. Newcastle United’da beraat ettiği ırkçılık suçlamaları dışında bir olayı da yoktu. Milli takımda yaşanan olaylarda ise tesadüf ki teknik direktörü Fatih Terim’di. İsviçre maçında bütün futbol kariyerinde aldığı kırmızı kart sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek Şifo Mehmet’i bir futbolcunun arkasından koşturup bileğine tekme attıracak kadar gözü dönmüş bir hale getirebilen bir ortamda, Emre’nin “Baba” figüründen etkilenmeyeceği düşünülemez.

Dolayısıyla Emre yaptıklarını bu şartlar içerisinde yapmıştır ve 28 yaşındaki herhangi bir insan gibi hala değişme potansiyelini / şansını önünde tutmaktadır. Fenerbahçe onun agresyonundan istifade edebilir ancak örneklerde gözüktüğü gibi gözünün dönmesine de müsaade etmeyebilir. Zira Atina ile Sparta’nın farklı değerler üstüne oturan şehirler olması gibi Galatasaray ile Fenerbahçe de farklıdır. Hayata bakışları ile farklıdır, başarı algılayışları ile farklıdır ve en önemlisi taraftar ile farklıdır. Fenerbahçe’de Galatasaray’da uygulanan popülerleşme yöntemlerinden başka usuller geçerlidir.

Hala daha “duyguya” dair bir cevap verebilmiş değiliz, ancak anlama noktasında adım atmışızdır. Emre, geçmişinin gölgesini her insan gibi taşıyabilir ancak bununla da geleceğe dair bir potansiyel suçluluk hissetmemelidir. Yaptıkları sebebiyle eleştirilmiş, küfür yemiş nihayetinde nefret kazanmıştır. Ancak bunun geleceğe yansıması için bir sebep yok. Çünkü bence intikam ve kin hisleri de çirkeflik kadar ağır ve “kötü” hislerdir. Bir insanı çirkeflik sebebiyle suçlayabileceğimiz gibi kindarlık sebebiyle de suçlayabiliriz. Bir insanı sahada hareket çektiği için hakir görebileceğimiz gibi, nefret duyduğu için de hakir görebiliriz. Bu elbette Buddha’ya özgü bir bağışlayıcılıkla davranmamızı gerektirmiyor, sadece temkinli bir uzaklıktan onu kazanmanın ve onun getireceklerinden istifade etmenin yollarını bulabiliriz.

Septik Bir Bakış Tarzı ve Onun Getirileri

Futbol forumlarında / bloglarında şunları okuyoruz “Peki Fatih Terim’de mi gelecek, o halde Sabri’de mi gelecek, Adnan Polat’ı da transfer edelim mi yani?” Bu biraz abartı ama soruya keskin bir şekilde neden olmasın diye cevap verilebilir. Bu bir iştir, bu insanlar çalışanlardır, eğer çalışanlarla koşullarınız uyuyorsa ve işyerine bir faydaları varsa bu kimselerden kurumun istifade etmesi normaldir. Bizim toplumda aidiyet duygusu güçlü olduğu için iş değiştiren insanlara, örneğin Ali Kırca Show Tv’ye geçtiğinde, hoş bakılmadığını biliyoruz. Herkesde bir satılmışlık duygusu oluyor. Ancak işini en başta para karşılığı yapan, emeği karşılığında ücret alarak sadakatle kurumuna bağlı olarak çalışan bir insanın daha iyi yaşam olanakları karşılığında iş değiştirme hakkı vardır ve bulunmalıdır. Bu yalnız iş değiştirerek kendi yaşam olanaklarını geliştiren için değil, toplum için de çok faydalıdır. Zira toplumu oluşturan bireyler de aynı bu hakkı kullanarak daha iyi işte çalışmayı talep etme, daha iyi olanaklar isteme, nihayetinde de işyerlerinin üstünde kurabilecekleri şimdikinden de yüksek tahakkümlere maruz kalmama olanağına sahip olurlar. Emre, yalnızca futbolcu olduğu için ve bol sıfırlı sözleşmelerin altında imzası bulunduğundan bu haktan mahrum olmamalıdır, hiçbir futbolcu da bu hakkı yalnızca futbolcu olmakla kaybetmezler. Dikkat edilmesi gereken nokta, verilen ücret karşılığı kurumun alacağı fayda olmalıdır. Eleştiri, ahlaken, ancak bu noktadan gelebilir. Zira aksi halde eleştiri bir bireyin haklarını kısıtlamakla ahlak dışı olacaktır. Buna kimsenin hakkı yok.

Şimdi septik bir bakış tarzıyla bundan kuşkuya düşelim ve Emre’nin bu yaptığının onu kabullenmemiz için bir gerekçe yaratmadığını kabul edelim. Bu tipte bir davranış somut durumda Emre’nin Fenerbahçe tribünleri tarafından kabul edilmek için daha istekli oynaması sonucunu doğurabilir. Bu halde Emre, tribünlerden saygı duymak için daha istekli / canlı oynayacak ve takıma fayda sağlayacaktır. Ancak bu tip bir septiklik aşırıya kaçtığı zaman Emre gibi tribün psikolojisinden etkilenen futbolcuların performansları da düşer. Tümer, bu desteği bir biçimde arkasında gördüğü için oynayabildi, aynı durum Emre için de geçerlidir. Ondan somut durumda fayda almak ile almamak arasındaki çizgide tribün etkilidir. PVH tarzında sağlıklı bir septik yaklaşım onu kazanabilecekken, “Kutsal forma, asil çim, ulu stad” üçgenindeki bakış açısı mutlak olarak onu “yok ettiği”, “istemediği” için kaybedecektir. O halde kayba yönelik bakış açısının sorunu yalnız aşırı kindar olması değildir, aynı zamanda zarar verici de olmasıdır. Kaybedilmiş kar da bu evrende zarardır.

İmparatorluklar Yalnız Zaferle Değil Merhametle de Kurulur

Cengiz Han’ın İmparatorluğu eşi benzeri görülmedik bir alanı kaplıyordu ancak kendisi öldükten sonra arkasında hiçbir şey bırakmadı. Bugün o imparatorluk sınırında dolaştığınızda Moğol İmparatorluğu’na dair bir yapı, bir eser bulmak neredeyse imkansızdır. Zira, Cengiz Han nasıl zafer kazanacağını çok iyi bilen bir liderdir ancak halkları nasıl kazanacağı konusunda neredeyse hiç bir fikri yoktur. Tamamen yok ettiğiniz bir halk hiçbir şey üretemez. Dümdüz ettiğiniz şehirler siz ölene kadar korkularıyla bağlı kalabilirler, öldükten sonra korkacak bir şeyleri kalmamıştır.

Roma, Britanya hatta Osmanlı nevinden İmparatorluklar ise iki alanda da başarılıdır. Zaferi kazandıkları gibi halkları da kazanırlar. Onları Romalı veya Britanyalı yaparlar. Onları sistemlerine dahil ederler. Dolayısıyla imparatorluk vizyonunun temel şartı zaferse, diğer şartı da zaferin insanların yüreklerinde yer etmesidir. Amerikan politikacıları buna Hearts and Minds Policy derler ve yüreklerle akılları da kazanmaya odaklanırlar.

Fenerbahçe’nin bugün koyduğu başarı vizyonu bir imparatorluk vizyonuna koşut. Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olmak istiyor. Bu Avrupa’daki en büyüklerden yüksek veya onlara denk ekonomik kapasite demektir. Bu yüksek bir prestije sahip olmak demektir. Bu oyuncu potası olarak geniş ve kaliteli bir kadroya sahip olmak bunu da devam ettirmek anlamına gelir. Eğer bunlar yoksa, Fenerbahçe sekizlerle rekabet edemez. Bu çağda değil, futbolun aldığı bu halde değil, Avrupa’nın bu kadar ucundan gelip tam ortasına yerleşmek onun gerektirdiği endüstri / finans ve insan kaynaklarına sahip olmadan mümkün değildir. Her açıdan rekabet etmemiz gerekiyor, yıldızların Fenerbahçe’yi cazip görmesi için, genç yeteneklerin Fenerbahçe’de olmak istemesi için, daha çok forma satmak, daha iyi finansal kapasitelere erişmek için. Bunlarsa gerektirdikleri bakış açısından muaf bir şekilde olamaz. İtalya veya İspanya Ligi sekizincisinin bile daha çok TV gelirine sahip olduğu bu çağda kaçan bir şampiyonluğun ekonomik değeri hedefe ulaşmayı geciktirir ve maliyeti arttırır. Fenerbahçe, hedefi buysa, başarıya mahkum bir kurumdur.

Bu başarı için futbolcu seçimleri getirecekleri faydalar üstünden yapılmalı. Böyle bir kurum futbolcularını kendine uyduracaktır, onların ahlakını kendi ahlakıyla değiştirecektir. Onları da kurumsal kültürüne katacaktır. Emre Galatasaraylı Emre olamaz, Fenerbahçe forması giydikten sonra artık yalnızca bir forma giymiş değildir, o kurumun kültürünü de giymek durumundadır.

O halde kabul etmemiz için bir gerekçe daha duruyor. Emre’nin yapabilecekleri önümüzde bir şans olarak gözükmekte ve Fenerbahçe’nin herkesin üstündeki kurumsal amaçları, bizim de bu amaçları istediğimiz düşünülürse, bize farklı bir hareket tarzı aksettirmiyor. Belki yalnızca 400 – 500 kişi diğer tarz hareketi benimsese de, diğer tarafın neden aksi yönde davrandığı da açıklanabilir oluyor. Ben Emre’nin fayda getirebileceğine inanıyorum, ben geçmişten gelen bir nefret ve kin ile geleceği çizmenin doğru olmadığına inanıyorum, ben çirkef futbolcuları Fenerbahçe’ye yakıştırmadığım kadar, bu bakış açısına uymayan bir hissiyatla insanları dışarıda tutmanın da doğru olmadığı kanısındayım. Bence Fenerbahçe yeni vizyonunun gerektirdiği kurumsal yapısıyla bu futbolcuları dönüştürebilecek güce de sahiptir ve eğer böyle değilse o zaman o vizyonu koyma hakkı da yoktur.

Nihayeten, ben Emre’ye bir şans verebilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Galatasaraylı Emre’yi gördük ve hayatının o bölümü kapandı, şimdi Fenerbahçeli Emre’nin önünde günler duruyor ve kendisini ispatlamak için her türlü şansa sahip. “Hep destek tam destek” , “İstikrar” ve diğer neviden sloganlarla ifade olunan ruh büyük bir düş olan en büyük başarı, Avrupanın en büyüğü olan klubü yaratmaksa, yerel taleplerimizin de dışına çıkabilmeliyiz. Bazen bunun birinci koşulu “merhamet”tir ve imparatorluklar da kan bekledikleri kadar şefkat isterler. Bu olmadığı zaman okuduğumuz Alkibiades’in dramasıysa Atina’nın sahip olmadığı lükse sahip olan bugünkü bizler için belki başka türlü bir davranış mümkün demektir.
Devamı ...

4 Haziran 2008

TBL 2007- 2008
Şampiyon Fenerbahçe


emre

TBL Final Serisi 5. Maç
Fenerbahçe Ülker 90 - Türk Telekom 79
NTVSPOR

Kendi sahasında oynadığı ilk iki maçı kazandıktan sonra deplasmanda da bir maç kazanarak final serisinde 3-1 öne geçen Fenerbahçe Ülker, Ömer Onan ve Semih Erden'in ön plana çıktığı serinin 5. maçında Türk Telekom'u 90-79'luk skorla geçeti ve 2007-2008 sezonunun şampiyonu oldu. Fenerbahçe Ülker, bu şampiyonlukla üst üste 2. kez mutlu sona ulaştı.

eyircisi önünde karşılaşmaya hızlı başlayan Fenerbahçe Ülker, ilk iki dakika içinde 7-2 öne geçti. İlk çeyreğin ikinci bölümüne girilirken skoru 16-6'ya getirerek farkı çift hanelere taşıyan ev sahibi takım, ilk çeyreği 27-16 üstün kapattı.

İkinci çeyreğin ilk bölümünde de rakibine kolay sayı şansı tanımayan Fenerbahçe Ülker, farkı 14 sayıya kadar çıkardı ve Ömer Onan, James White ve Mirsad Türkcan'ın ürettiği 10'ar sayıyla soyunma odasına 50-40 önde gitti.

İkinci yarıda skor üstünlüğünü koruyan ve oyunu kontrol eden sarı-lacivertli takım, fazla zorlanmadan sahadan 90-79'luk sonuçla galip ayrıldı. Fenerbahçe Ülker'de ömer Onan 20 sayı – 2 ribauntla, Semih Erden 14 sayı – 6 ribauntla, James White 12 sayı – 1 asistle oynadı.

Güçlü rakibi karşısında beklenen performansı sergileyemeyen Türk Telekom'da ise, Kristoffer Lang 19 sayı – 9 ribaunt – 3 asistle, Khalid El-Amin 16 sayı – 4 asist – 2 ribauntla, Erwin Dudley de 12 sayı – 6 ribaunt – 1 asistle salondan ayrıldı.
Devamı ...

Şimdi Kime Düşman


emre

Futbol tarihinde takımlarının sembol ismi olmuş oyuncuların ezeli rakiplerine transferi hep olay olmuştur. Ne ismiyle özdeşleştiği takımın taraftarı bunu sindirebilir kolay kolay ne de transfer olduğu takımın taraftarı. Emre’nin Fenerbahçe’ye transferine ilişkin papazınçayırında dönen tartışmalar bize bunu bir kez daha hatırlattı. Ama Fenerbahçe taraftarı ne Tanju’da ne Tümer’de bu kadar şiddetle karşı çıkmamıştı. Keyfimizi bu kadar kaçıran Galatasaray’a mal olmuş bir ismin çubuklu formamızı giyecek olması değil, bizatihi Emre’nin giyecek olmasıdır.

Bir futbol takımında diğer futbolcuların aksine takımın sembolü olmayı başarmanın başlıca iki yolu vardır bence. Ya alt yapıdan yetişip, takımın misyonuna sahip çıkıp, bayrağını taşıyacak, özveriyle o takımın başarısı için çalışıp önderlik edeceksin. Ya da sadece göze batan, alkış alan futbolunla değil aynı zamanda tribünlerde yerleşik rakip takıma karşı nefretin bayrağını taşıyıp, popülizmin konforuna yaslanıp tribünlere orkestra şefi gibi marşlar, tezahüratlar söyletip, icabında bayrak nöbeti bekleyeceksin. Emre bu ikinci yöntemin en başarılı uygulayıcısı olmuştur. Ama belli ki bununla bitmiyor iş. Çünkü ne "kefean giyerim ama..." diyen Baliç Galatasaray’a gittiğinde ne de İnönü'de tribünlere "götoğlanı Fener" çektiren Tümer Fener’e geldiğinde bunca kıyamet kopmadı.

Emre sadece Fenerbahçe’ye nefret duymuyor. Emre kendisinden olmayan herşeyin ona düşman olduğu inancıyla rakip olarak tanımladığı, öteki bildiği herkesten nefret ediyor. Onun için futbol hem saha içinde hem de saha dışında bir cihad, bir kurtuluş savaşı. Futbol kimliğini ilkel bir aidiyet duygusu üzerine kuran, bir “öteki” yaratmadan motive olamayan bir savaşçı o. Galatasaray’da oynarken Fenerbahçe’ye düşman. İngiltere’de oynarken ırkçılık soruşturması geçirecek kadar siyahlara düşman. Milli takımdayken basın tribününe nah çekecek kadar kendisini eleştiren basına düşman. Milli takımın ölüm kalım maçında, saha içinde fellik fellik dövülecek İsviçreli aracak kadar kendisini yenene düşman. Onun “öteki” arayışı, faşizan temayülleri dil, din, ırk, renk gibi geniş bir seçenek bolluğuna sahip. Çünkü o, kazandığı başarıyı Susurluk sanığı Mehmet Ağar’a ithaf edecek kadar pervasız, derin futbol aleminin mafyöz antrenörü Fatih Terim’in manevi oğlu. Futbol tarihimizin kara lekesi İsviçre maçına takımı cihata gönderir gibi gönderen bir antrenörün, dozu kaçmış milliyetçilik biberonunu en şehvetle emen, kırmızı yanaklı, topaç milli takım kaptanımızdır o. Canımız sıkılacak elbet. Ancak bu demek değil ki o gelmeden önce Volkan Habermas okurdu, Uğur’la Semih küreselleşen dünyada ulus-devletin çöküşünü tartışırdı. Fenerbahçe de bu toplumun ortalamasıdır, onun genelinin reflekslerini taşır ve dışa vurur. Ama hiçbiri futbol oynamak için Emre kadar bir düşmana ihtiyaç duymaz.

Yukarıdaki sebeplerden bağımsız olarak, sezonun yarısını sakat geçiren, İnter’de tutunamadığı zamandan bu yana istikrarlı bir düşüş içerisinde olan bir adamın, sırf 16 yaşında elimizden kaçırmanın hesabını göreceğiz diye transfer edilmesi sportif açıdan da başarısız ve gereksiz bir hamledir. Emre elbette, milli hissiyatınının bolca kaşındığı bir Avrupa Turnuvasında bu satırları bize yalatırcasına güzel oynayacak. Ne var ki Fenerbahçe’de aynı motivasyonu sağlayacak bir cihad ortamını bulamayacağı için sakatlıklardan arta kalan zamanında neyle motive olacağı merak konusudur benim için.

Evet canıımız sıkılıyor. Hem böyle mantalitede bir adamı çubuklu formanın içinde gördüğümüz için hem de futbolunun sonbaharını yaşayan bir adamın transferi bir başarı olarak gösterildiği için. Taraftarız, tarafız, o kadarına hakkımız var.

Devamı ...

2 Haziran 2008

Peki Emre'yi Neden Kabullenelim?


emre

Önce sapla samanı ayırmak gerekiyor. Yanlış kurulan argümanları derleyip önümüze koyunca doğru argümanları sadeleştirmiyor bunlar. İkna edici bir şeyler duymak istiyoruz ve duyamıyoruz. Emre adı Emre olduğu için veya Galatasaray'da oynadığı için istenmiyor değil, Emre bugüne kadar sahada yaptıklarından dolayı istenmiyor. Biz böyle futbolcuları istemiyoruz diyen insanlar var, onların iyi Fenerbahçeli olmadığı ve Emre'yi bağırlarına basmaları gerektiği söyleniyor. Pekâlâ ama neden?

Birincisi, Emre Galatasaray'da forma giydiği ya da Galatasaraylı olduğu bilindiği için istenmiyor değil, hatta alakası yok. Bugün gidip Song'u transfer etsek kimse aynı nedenlerle tepki göstermeyecektir, belki yaşlı olduğu için istenmez ama o kadar. Yozgatlı da bu takıma Galatasaray forması giyip geldi, tek bir itiraz duyan var mıydı? Olayların basına yansıyan kısmı var, yansımayan kısmı var. Emre'nin Kadıköy'e son geldiği maçı dün gibi hatırlıyorum. Maç öncesi bütün stad Emre'ye küfür ediyor. Olayı "pis, kaka fanatikler, hep küfür hep küfür, ancak ana bacı küfür ederler zaten" diyerek açıklamak bizi yine konudan saptırıyor. O kadar futbolcu varken aralarında birkaç tanesine küfür edilmesinin sebebi yine taraftarın Emre ismine özel bir antipati duymasından değil. Bakın, bu "çok profesyonel ve yetenekli" futbolculardan Emre, yakın zamanda Hasan Şaş, Sabri ve Arda maçtan önce ısınmaya çıktıklarında tribünlere mutlaka el kol hareketi yaparak çıkarlar. Oyundan alınırken başka bir hareket yaparlar. Ayhan gol sevinci için eski takımının taraftarına koşar orta parmağını gösterir. Yani bu "profesyonel" adamlar transfer dönemi dışında pek de profesyonel davranmazlar. Hatta bu hareketleri kendi taraftarları tarafından çok tutulur, ruhlu adam olurlar bir anda. Tribünün belli oyunculara sürekli küfür etmesinin veya tepki göstermesini "abi adam Fenerli, her Galatasaraylı futbolcuya söver"le açıklamak tribünün T'sini bilmemeye işarettir. Bu kadar sene tribündeydim, Hakan Şükür'e tek tük tepki dışında bir tepki görmedim, üstelik o adam Sabri'den, Emre'den, Arda'dan daha fazla Galatasaraydır, daha fazla Galatasaraylıdır. Torinolu Şaban diye pankartlarla takılmıştır tribünler Hakan'a ama aynı tribünler tüm stadı tek ses p** p** p** Emre diye inletmiştir. Bu muamele pek az futbolcuya nasip olur.

Bununla da kalmaz. Geçtiğimiz seneler çıkan Emre'nin Fenerbahçe'ye transferi haberlerinin ardından Emre ile bir röportaj gerçekleştirilir. Emre "Türkiye'de oynayacağım takım Galatasaray'dır" der. Bunun "İşim olmaz Fenerbahçe'yle" demekten farkı yoktur ama profesyonellik icabı bunu da unuturuz. Muhtemelen "profesyonel" topçu Emre de o sırada profesyonel olduğunu ve işi gereği her takımda forma giyeceğini unutmuş olmalı, bizde de işi gereği oynuyor gerçi ama... Tabii buna karşı getirilen "Baliç de kefen giyerim Gs forması giymem" demişti savunması var ama bağlantısı nedir çözemiyorum. Aferin Baliç'e, ama sonra gitti Galatasaray'a, eee bu ne anlatıyor bize, isteyen istediğini yapar sonra da istediği takıma gider, biz paşa paşa kabullenmeliyiz mi demek? Ben bağlantıyı kuramıyorum, kuran varsa beri gelsin anlatsın bize de.

Bu takıma Tümer de geldi, Fatih Akyel de geldi diyenler var. Canım kardeşim şunun şurasında zaten 300 bilemedin 400 kişiyiz zaten Emre gelmesin diyen. Bu adamlar da ne Tümer'i ne Fatih Akyel'i bağrına bastı. Yönetim birisine forma veriyorsa biz o dakikada o adamın hayranıyız diyen onbinlerce insan Emre'yi de bağrına basacak ama "ulan herkes yapıyor siz de yapın o zaman" diye bir argüman da olmaz. Biz onları da alkışlamadık, onların da adını bağırmadık, Emre'yi de istemiyoruz, hem de aynı nedenlerle. Fatih Akyel sırf Fenerli diye adam döverken, Tümer takımımıza göt oğlanı derken ne hissediyorsak Emre yan hakeme "ananı Fener mi ..." diye küfür ederken de aynı şeyi hissediyorduk. Sevmiyoruz bu adamları, takımımızda görmek, alkışlamak istemiyoruz. Daha inandırıcı olmak için sekiz ünlem yanyana koymama gerek yok sanırım, bu kadar anlaşılması kolay nedenlerle istemiyoruz.

Hayır seveceksiniz diyen, benim yukarıda yazdıklarımı yazanlara "Fenerbahçe'ye zarar veriyorsunuz" diyen, hatta Emre'yi istemedikleri için kamuoyu yaratmaya çalışanları Galatasaraylı olmakla suçlayanlar var. Suç bu kadar ciddi olduğuna göre bir nedeni de olmalı. Fakat bir neden duyamıyoruz. Aynı cevap yüz kere, bin kere, yüz bin kere yazılıyor "Fenerbahçe forması giydiği gün bize desteklemek düşer". İkna edici değil, hiç değil... Bu adam Kadıköy'e her geldiğinde taraftara eliyle koluyla hakaret etmiş, maç sonrası otobüslerden inip Fenerbahçeli dövmeye çalışmış, Fenerbahçe'ye küfür etmiş, sonra teklif aldığı Fenerbahçe'yi küçümsemiş bir adam... Bu adam İsviçre Milli maçında Türkiye'yi yerin dibine sokan görüntülerin baş kahramanı. Bu adam gol atıp basın tribününe kolunu sokan adam... 3 ay önce her türlü karaktersizlik ve ahlaksızlıkla suçlanırken bugün "Artık formamızı giyiyor, alkışlar Emre'ye" olan adam. Bu kadar basit mi?

Bakın anlatıyorum beş paragraftır, ne kutsal forma, ne ulu Yoda dedim. Fenerbahçe tribünlerinin sakinleri bu adamı istemiyor, nedenlerini tek tek yazdım, ama gelecek cevap yine "ama artık o bizim formamızı giyiyor" olacaktır. Bu savunmanın sahiplerine Fatih Terim ya da Hakan Şükür'ü ister misiniz diye sorsak "Yok artık, işimiz olmaz o adamlarla" olur, emin olun böyle olur. Peki Emre ve Hakan Şükür'ün veya Fatih Terim'in farkı nedir? Hakan Şükür Emre'nin vukuatlarına bakınca daha masum değil midir? Bu mantığın varacağı son nokta "kim formayı giyerse giysin ona destek olalım, onu kabullenelim" değil midir? O zaman sırada Sabri ve Hasan Şaş ve hatta forvet sıkıntısını gidermek için Nouma var diyebilir miyiz? İmza attırılan futbolculara giydirilen "Bir gün herkes Fenerbahçeli olacak" şapkasının Katolik rahibi gibi günahlardan arındırma yeteneği mi vardır? Nouma gelince de ona aynı sloganları yazan don mu giydiririz eli şeyinde dolansın diye?

Futbol endüstriyeldir, sinema da, müzik de endüstriyeldir. Müzik sektöründe bağımsız plak şirketlerinden albüm çıkaran gruplar vardır. Bunlar ufak çaplı konserler verir, demolarını ucuza satarlar ve sadık hayran kitleleri her konserlerine gider, eğlenir, kafa dağıtır, uçar, konserden sonra beraber oturur hamburger yerler. Bu grupların bazıları sadece bu keyfi kaybetmemek için seslerini duyurduktan sonra bile büyük şirketlere geçmez, ufak konserlerle, aynı hayran grubuyla takılmaya devam ederler, çünkü onlar için müzikten alınan keyiftir müzik yapmanın amacı. İşte tribünde Sivas, Kayseri, Diyarbakır demeden Fenerbahçe'yi takip eden, Fener için Trabzon'da ölümle dans eden adamların da takımlarıyla ilişkisi bu sadık hayran grupları gibidir. Bu gruplar ünlü olur da büyük şirketlerle plak çıkarmaya başlarlarsa yalılara yerleşir, uluslararası konserlere çıkarlar, kendilerini ünlü yapan o sadık grupla bağları kopar, o insanlar da artık takip edemez olur zaten. Fenerbahçe'nin büyümesini, endüstriyel futbolda söz sahibi olmasını herkes ister ama bunları yaparken sadık hayran kitlesinden koparsa işte o zaman beş senedir şikayet edilen tribünler çıkar ortaya. Diğerleri de bu azınlıkta kalmış kitlenin futbol ve Fenerbahçe'yi nasıl ve neden izlediğini anlamadan ancak suçlarlar, mantık basittir onlar için "Fener forması giyiyorsa, yönetim istiyorsa boynumuz kıldan incedir". Fenerbahçe'den keyif alan ve başarıdan keyif alan insanları ayıran ince çizgi de burada başlayıp burada bitiyor işte, salt Fenerbahçe'den keyif alan ve bir avuç kalmış kesim eriyince ve Türkiye'nin istikrarsız ekonomisinde takım birkaç sezon başarı alamayınca o zaman bu profesyonellik nelere mal olur göreceğiz. Biz hâlâ Emre'ye "Emre Cimbomun anasını ..." tezahuratını yapmak için geçerli neden bekliyoruz, duyamıyoruz.

Not: Olur da birkaç kişi okursa diye: Bu transferden sonra sürekli "Bir gün herkes Fenerbahçeli olacak" cümlesini görüyoruz ve göreceğiz. Bir, bir gün ayrı yazılır; iki, herkez diye bir kelime yoktur; üç, Fenerbahçe'li şeklinde değil Fenerbahçeli şeklinde yazılır. Sonuna da nokta veya ünlem konulabilir fakat üç ünlem, sekiz ünlem, yirmi iki ünlem de konulamaz çünkü böyle noktalama işaretlerimiz yoktur.
Devamı ...

A Day Of John Terry


foto

Fotoğraf Guardian'dan. Moskova'daki maçtan sonra "Crybaby" lakabı taktıkları John Terry ile makara devam ediyor. Bense Terry'nin gözyaşlarını takdir etmiştim, kaptanlık hatayı kaldırmaz. Bir de aklıma Kezman geliyor, Ankaraspor maçı. Hepimizin suratında buruk bir ifade vardı. Şimdi o giderken az mı dalga geçtik acaba diye düşünüyorum. Türkiye'de hiç bir şey İngiltere'deki gibi duygudan azade olmuyor ki zaten.
Devamı ...

1 Haziran 2008

İlk İmza: Emre


foto

Emre Belözoğlu’nun gelecek sezon Fenerbahçe’de oynayacak olması hızla taraftarı ikiye böldü. Birinci gruptakiler “Emre’yi almayın çünkü o Galatasaraylı’dır. Kutsal Forma. Asil renkler. Ulu stad. Yüce çimler” noktasında karşı çıkarken, diğerleri de Emre transferinin başarılı olduğunu söylediler. Ben bu karşılaştırmada ikinci taraftayım. Emre iyidir.

Galatasaray ile 102 maç oynamış. İnter de 4 sezonda 78 ve Newcastle’da 3 sezonda 58 maç oynamış. 54 maçlık bir Milli Takım geçmişi var. Toplam attığı gol 4. Ancak Emre golcülüğü ile değil oyun tarzı ile öne çıkan bir orta saha oyuncusu. Boğazın Maradonası gibi afili bir sıfata sahip olduğu Inter’de Pirata D’Oro – Yılın İnterli Oyuncusu ödülünü aldığı zamanlar iki yönlü oyun tarzı, orta saha da top kapabilme ve topu kullanma yeteneği ile öne çıkmıştı. Bu yönüyle takımın orta sahada top kapabilen, mücadeleci ve ofansif yönü de olan futbolcu ihtiyacına cevap vermektedir. Üstelik bunun yerli kontenjanından doldurulması sınırlı yabancı oyuncu hakkına sahip olan ülkemizde diğer mevkiler için de bir avantaj yaratmaktadır. (bkz: PVH, 2007-2008 Sezonu ve Transfer)

Emre’nin temel sorunu istikrar. Sakatlıklar sebebiyle Inter’de sadece 6 maç oynayabildiği sezondan sonra toparlanamadı. Basit bir hesapla da geçen sezon Premier League’de her 2 maçtan ancak 1 tanesinde oynayabildi. Gelecek sezon Fenerbahçe’nin 3 günde bir maç oynayacağı düşünüldüğünde bu sorun büyük bir transfer handikapına dönüşebilir. Risk, Fenerbahçe sıhhat ekibinin de bu tip başarısızlıklara imza atmasıyla daha da büyüyor. Sezon kapayan Appiah, Roberto Carlos ve Deniz örnekleri göz önüne alındığında Emre transferinin başarılı olup olmayacağı fizik gücünü yeniden kazanıp kazanmayacağı ile doğru orantılı. Bunu şimdiden öngörmek mümkün değil, ancak eğer Emre sakatlıktan çıkar ve fizik gücünü kazanırsa senenin en başarılı transferi olmaya da aday.

Taraftar forumlarının klişesi “kutsal forma, gsli oyuncu” paradigması ise elbette gargara. Emre profesyonel bir futbolcu ve eğer Zeytinburnuspor’dan onu alan takım Fenerbahçe olsaydı bu takımın klasiklerinden bir tanesi olacaktı. Bu bir iş ve işini iyi yapmak için çalışan bir adama denilebilecek daha başka bir laf yoktur. Galatasaray’a giden Servet, Beşiktaş’ta oynayan Tayfur, Rüştü, Nobre nasıl takımlarına yaptıkları katkı ile artık o takımın oyuncusu olarak kabul ediliyorsa aynı şey Emre için de değişecek değil.

Blogcu Ariel Ortega Esat Dergi’den alıntı yapmış “Lefter’ler, Can’lar, Fikret’ler diye marşlar söylenirken şimdi Emre’ler, Fatih’ler, Tümer’ler giyiyor formayı, Ne alaka?” diye sormuşlar. Cevap belli: Modern zamanlar. Endüstriyel Futbol. Fenerbahçe yerel ve kendi hassasiyetleri olan bir klüpten enternasyonel bir markaya dönüşüyor. Böyle zamanlarda duygulanım durumlarının başarıda yeri yok, her şey iş, hedef başarı, takım futbolculardan oluşan bir kadrodan fazlası. Hedef 50 milyon $lık forma satışıyken başka olasılık var mı?

Devamı ...