28 Ekim 2009
Gel Güzel Kardeşim, Bırak Platini'yi de Gel Biz Baba Gündüz'e Soralım
("Çelebi bizde böyle olur futbol dediğin" - 1934'teki kavgalı maç sonrası Cemal Nadir'in karikatürü, ilk karenin altında: "Amca Bey: Topa sakın dokunma, Alimallah bacağını kırarım", son karenin altında: "Hakem: Amca Bey, bu nasıl futbol?")
1 Aralık 1963, bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı öncesi Milliyet, rekabet için özel sayfa hazırlamış. Baba Gündüz'e "bize rekabetin anlamını anlat" demişler. Belki Türk futbol tarihinin en eğitimli, en entelektüel, en beyefendi sporcusu olan Gündüz Kılıç da şanına yakışır derecede güzel anlatmış rekabeti.
Fenerbahçe'ye karşı oynadığım ilk maçı hâlâ içim ezilerek hatırlarım... 6-1 yenilerek hezimete uğramıştık o gün... Her gol yiyişimizde bütün bunlar, benim gibi toy bir gencin oynatılmasından oluyor diyecekler diye kahroluyor ve birşeyler yapmak için didinip duruyordum. Fakat altıncı golü yediğimiz zaman artık bende koşacak hal ve şevk kalmadı. Ellerimi belime dayayıp sahanın ortasında kalakaldım... Ama çok geçmeden tok bir ses beni kendime getirdi: "Öyle kazık gibi ne duruyorsun koşsana". Bu kaptanımız Arslan Nihat'ın sesiydi. Kaptana "Bundan sonra koşsam ne olur ki?" gibilerinden bakmış olacağım ki o tekrar gürledi: "Bana bak! Biz tarihimizde Fenerbahçe'yi 7-0 yenmiştik. Bari o rekorumuzu kırdırmayalım." İşte ben o gün Galatasarayla Fenerbahçe arasındaki öyle günlük, bir maçlık geçici rekabetlerden olmadığını anlayıvermiştim. Onlar birbirlerine yenilmemeliydiler. Onlar birbirlerine yenilseler bile tarihlerindeki kadar açık farkla yenilmemeliydiler. Hatta onlar diğer takımları, bilhassa ecnebi takımları bile birbirlerinden daha iyi neticelerle yenmeliydiler... Bu yapıcı, ilerici asil rekabet önünde ilk defa o gün saygı ile eğilmiştim... Ve saygım gün geçtikçe kuvvetlendikçe kuvvetlendi...
Fakat bu koyu, fanatik rekabet çoklarının sandığı gibi kin, düşmanlık, çekememezlik hisleriyle bugüne kadar kirlenmedi çok şükür. Futbolumun ilk günlerinde Fenerbahçe maçları da dahil mühim maçlarımızdan evvel Fenerbahçeli bek Fazıl ağabeyin evinde yattığım çok oldu... O bana nasihatlar verir yiyeceğimle istirahatimle ilgilenir her bakımdan beni maça hazırlardı. Ertesi gün de karşı karşıya oynardık.
Fener stadında oynanacak Fenerbahçe maçlarımızdan evvel Kadıköy'ünde, gidip K. Fikret'i bulurdum. Onunla beraber dolaşır, beraber yemek yer, beraber maça giderdik... Fenerbahçe kaptanı Cihat, gece gündüz yanından ayrılmadığım bir arkadaşımdı... Milli takım seyahatlerinde oda arkadaşımı, sofra arkadaşımı, gezme arkadaşımı çok defa Fenerbahçeli futbolculardan seçerdim...
Asil Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti önünde bir kere daha saygı ile eğilirim.
(Baba Gündüz)
Aynı sayfada Halit Kıvanç'ın da rekabete dair bir yazısı var. Kavgaları anlatıyor ama "bu maç oynanmasın" demeden, kavga da rekabetin bir parçası, istenmeyen bir parçası ama parçası işte, onu bilerek...
Evet "futbol" adlı taçsız kralın hükmettiği her ülkede, bütün maç tahminleri aynı yuvarlak deyimin gerisinde gizlenir "Top yuvarlaktır". Sanki top köşe olsa daha kolay konuşulacakmış gibi... O cilveli meşin parçası da nasıl yuvarlanacağını hiç belli etmez ya. Hele Fenerbahçe - Galatasaray maçlarında...
"Öyle olmasa 1959'da ağlar delen golle kazanan Galatasaray üç gün sonra aynı Fenerbahçe'ye dört golle yenilir miydi?" diyorsunuz galiba. Çok yakın o... Daha eskilerde nice örnekleri görülmüş ama asla tahmine sığmamış iki ezeli rakibin çarpışmaları... Mesela ilk 1935'te, ilk hafta Galatasaray 1-0 kazanmış şampiyonun belli olduğu sanılmış. Ertesi hafta ise uzatmalı maçta evet tam iki saatlik mücadelede golsüz yenişememişler. Bir hafta sonra yeniden karşı karşıya gelmişler ve gene gol çıkmamış. Gene uzatılmış maç sonunda golü atıp maçı ve şampiyonluğu kazanan Fenerbahçe olmuş.
Çok yenmişler birbirlerini... Ama unutulmazlar listesinin başında Galatasaray 7 kişilik takımıyla 7 gol atmış Fenerbahçe'ye. Ezeli rekabetin rekoru bu... Tarihi de 1911'e dayanıyor.
Ve o yıllara dayanan bir gerçek... İleri gelenleri Fenerbahçe ile Galatasaray'ı birleştirmeye teşebbüs etmişler. Adını bile bulmuşlar "Türk Futbol Kulübü". Evet öylesine rekabetin böylesine yakınlaşması da görülmüş. Hatta bir yabancı takımla oynayacağı sırada bir ası sakatlanan Fenerbahçe'ye Galatasaraylılar oyuncu vermeyi teklif etmiş "Türk futbolu yenilmesin" demişler.
Ya 1932 Şubatındaki Fenerbahçe - Galatasaray maçı için iki ezeli rakip de azimle hazırlanırken Galatasaray hazırlık maçını kiminle oynamış dersiniz? Fenerbahçe'nin B takımıyla... Büyük rekabetin büyük dostluk yanını aksettiren bir tablo bu...
Başka tablolar da var. Mesela gece yarısından ertesi günkü Galatasaray Fenerbahçe maçı için stad kapısında sabahlayanlar. Tribünlerde tek ayak üstünde saatlerce bekleşenler. Seyirci hasılat rekorları hep onların maçlarında... 1935'de stada beş bin kişi gelip de 2842 lira hasılat sağlanınca "Rekor" diye ayağa fırlamış bütün spor çevreleri. Gülmeyin, bir başka Fenerbahçe - Galatasaray şampiyonluk maçındaki 896 lira bile o günün idarecilerinin yüzünü güldürmüş.
Hep gülmemişler ama... Somurttukları da olmuş. Hakem Emin Fuad seyirciler fazla bağırıyor diye maçı tam ortasında tatil ediverince halk parasını istemek için gişelere hücum etmiş. O günün hakemini bugünün maçlarında düşünebiliyor musunuz?
Yarım kalan maç dedim de... "Yarım dakikalık" maçı duydunuz mu? 1924'de 2-2 bitmek üzere olan bir maç bir futbolcunun rakibini top sanmasıyla kavgaya dönmüş ve tamamlanamımış. Hakem penaltı verdiği anda saha karışmış. Futbol heyeti (o günün federasyonu) kararıyla eksik kalan yarım dakika dört gün sonra oynanmış. Yedi kişilik takımla çıkan Fenerbahçeliler, kalelerini de boş bırakmışlar. Penaltıyı atan Galatasaray 3-2 galip gelmiş. Ama asıl kavga, iki takımın şanına yakışır çaptaki 23 Şubat 1934 maçına aittir. Boks ve güreşi futbola tercih eden oyuncular öylesine kapışmışlar ki, maçtan sonra Fenerbahçe'den 9, Galatasaray'dan 8 futbolcu ceza almış.
Her maçları sinirli geçmiş iki ezeli rakibin... Fakat ne hikmetse eski günlerde "hakem"den pek şikayet etmezlermiş. Hatta üç hafta üst üste aynı hakem (rahmetli Sazi Tezcan) idaresinde karşılaştıkları bile olmuş. Yenilen "hakem" diye haykırmamış. "Onlar bizden iyi oynadı" diyebilmiş. Mesela 0-0 bitecekken son dakikalarda topu kaptırıp takımını yenilgiye sürükleyen futbolcu (Galatasaray sol beki Mehmet Nazif) maçtan sonra "kalecime pas verecektim" demiş. "Ama yerde gölge gördüm, Zeki'nin gölgesini tanıdım. Gölgesine göre hesap ederken de Zeki topu ağlara vuruverdi."
Yenerler, yenilirler ve sonra hep birbirlerini ararlarmış. Bir bakımda bugün de öyle... Ve galiba büyük şair Abdülhak Hamid'in eşine söylediği meşhur sözü Fenerbahçe Galatasaray'a, Galatasaray da Fenerbahçe'ye her an tekrarlamak zorunda: "Seninle olmuyor ama sensiz de olmuyor"
(Türk futbolunun efsaneleri Cihat Arman ve Gündüz Kılıç karşı karşıya, diğer futbolcu da Fenerbahçeli bek Şevket)
Şimdi bırak hakemin kafası kanıyor diye maçı tatil etmemesine laf etmeyi, o hakemi alkışla "yok ben çıkarım, bu rekabet de oynanır" dediği için. Kafasını kanatana lanet et ama rekabetin büyüklüğüne toz kondurmayan hakeme etme, alkışla onu, takdir et.
Bırak şimdi geçen seneki maçın sonunda çıkan kavgayı, geçen gün oynanan maçtan önce çıkan kavgayı örnek gösterip "olmaz olsun böyle rekabet" demeyi. Bir tanesi ömür boyu men olmak üzere tam 17 futbolcunun ceza aldığı maçtan doğan rekabetin kavga yüzünden büyüsünün bozulduğunu söyleme bize. "Futbol oynayın, oynarak kazanın" de futbolcuna, ama kavga gürültüyü bahane edip "böyle rekabet olmaz" deme. Bu rekabet öyle olmuş zaten.
Bırak şimdi Dünya'da maçı yayınlayan televizyonu. Zeki Rıza'yı, Lefter'i, Baba Gündüz'ü, Aslan Nihat'ı ecnebi gazetecileri mi yazıyormuş? Yerin dibine girsin televizyon yayını, cehaletine doymasın bu rekabeti bilmeyen futbol taraftarı. Dünya'da çok kişi izlediği için büyük, büyülü değil bu rekabet, 100 senedir bir gün bile eksilmediğinden büyük... Dünya'da 2 ülke yayınlıyor diye aşağılayabiliyorsan bırak bu rekabeti, işin yok senin buralarda, kalk git Boca - River maçında coş, kalp krizleri geçir.
Bırak şimdi büyük takım küçük takımı. Platini halt etmiş. Sen bırak Platini'yi. Gel rekabeti Basri Dirimlili'ye soralım, Fikret Arıcan'a soralım; Metin Oktay'a, Aslan Nihat'a soralım. Ne sen küçüksün ne de rakibin, ne de bu rekabet küçük. Gel rekabeti Baba Gündüz'e soralım. Sil şimdi o yazdığını şununla değiştir
"Onlar birbirlerine yenilmemeliydiler. Onlar birbirlerine yenilseler bile tarihlerindeki kadar açık farkla yenilmemeliydiler... Asil Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti önünde bir kere daha saygı ile eğilirim."
Daum ilk geldiği günden beri galibiyetlere 24 saat sevinç, puan kayıplarına 24 saat üzüntü der, derbilerde 48'e çıkar. 48 saat çoktan doldu. Asil Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti önünde bir kere daha saygı ile eğilip bu derbi mesaisini kendi adıma kapatıyorum. Sürçülisan ettikse affola.
Haber ve fotoğraflar: Milliyet Gazete Arşivi
Devamı ...
24 Ekim 2009
Rekabetin 100. Yılı
Malum, ezeli rekabetin 100. yılı bu yıl. Bırakın sadece spor tarihini, ülkenin sosyal tarihi içinde bile son derece önemli bir yer tutuyor Fener-Galatasaray rekabeti. İki takım taraftarları arasında ne sınıfsal ne gelir düzeyi ne siyasi ne dinsel bir farklılık olmasına rağmen bu kadar keskin bir rekabetin bir yüzyılı devirmesi gerçekten ilginç. Ülke tarihinde birbiriyle 100 yıldır rekabet eden ne siyasi parti ne şirket ne gazete olduğunu düşünürsek rekabetin nev-i şahsına münhasırlığını anlayabiliriz. Bence bu iki kulüp arasındaki rekabeti bu kadar keskinleştiren, güzelleştiren şey sadece futbolla sınırlı kalmaması.
İki kulüp arasında çim hokeyinden küreğe, atletizmden, bayan voleybola her müsabaka geçmiş. Dünyada bu kadar farklı spor dalında karşılaşmış başka iki takım yok herhalde. Sadece futbola odaklanmadan bu rekabete diğer dünya derbilerinden farklı kılan çok boyutluluğun azalmaması için iki kulübünde futbol dışı branşlarda da çok ciddi brekabeti şart. Bu ülkede bugün yapılan pek çok sporun gelişmesini, bir nebze de olsa sadece belli zamanlarda da olsa gündemde yer almasını sağlayan şey bu iki kulübün rekabeti. Bugün eminim su topunda Fenerbahçe takım kursa futbol dışı her şeye gözlerini kapamış spor medyası bile Fenerbahçe-Galatasaray su topu maçlarını haber yapmaya başlayacak. Keşke endüstriyel futbol laflarını falan bırakıp eskiden olduğu gibi Fenerbahçe-Galatasaray haftası gibi bir etkinlik yapılabilise. İki takımın da tüm sporcularının katıldığı bir törenle bütün branşlarda karşılıklı maçların yapıldığı bir hafta olsa. Ama artık imkansız gibi geliyor kulağa.
Gelelim rekabetin amiral gemisi futbola. Galatasaray'ı yenmek bir Fenerbahçeli için bayramdır, aynısının Galatasaraylılar için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Yok bizim asıl amacımız zaten Türk olmayan takımları yenmek falan gibi atıfları zerre kadar samimi bulmuyorum. Hayal meyal hatırladığım ilk Fenerbahçe -Galatasaray maçı 86-87 sezonunda 1-0 kazandığımız maçtı. Pesiç'in kornerinde Kayhan'ın (kendisini rahmetle analım) kafasıyla 1-0 kazandığımız maç futbola dair hatırladığım ilk maç. Henüz 5 yaşında ezeli rekabetten,Galatasaray maçlarının öneminden falan bihaber olmama rağmen o yıla dair hatırladığım ilk ve tek maçın Galatasaray maçı olması tesadüf değil herhalde. Hiç futbol konuşulmayan bir evde bile 5 yaşındaki bir çocuğun hafızasına girebilmiş bir rekabetin büyüklüğünü o zaman farkında olmadan hissetmişim. Çok sevindiğim Galatasaray maçları da, sonunda bunalıma girdiğim Galatasaray maçları da oldu ama yaklaşık 23 senedir her Fenerbahçe-Galatasaray maçı öncesindeki o tekinsiz huzursuzluğu, kalp atışlarının maç saatine yaklaşınca nasıl arttığını, acabaları, keşkeleri, eski maçları bininci kez yeniden izlemeyi hiç sektirmeden hissetmek tuhaf bir duygu. İnsan istikrarlı olarak bir duyguyu aynı yoğunlukta kaç kez yaşayabilir ki? Fenerbahçe-Galatasaray maçları sadece bunu hissettirebildiği için bile vazgeçilemez bir şey, Sarı lacivert çubuklu formayla sarı kırmızı parçalı formayı Papazın Çayırında'da Ali Sami Yen'de de Gurbet Kupası'nda da Donanma Kupası'nda da yan yana sahaya çıkarken görmek bir Fenerli için de bir Galatasaraylı için de büyüleyici bir an ve bir kez daha o çıkış tüneline tanıklık etmek paha biçilemez.
Devamı ...
22 Nisan 2009
İşte Derbi Bu, İşte Futbol Bu, İşte Heyecan Bu
İşte o büyük gün gelip çatmıştı. Yerimde duramıyor, parmaklarımı kütürdedip, heyecanla evin bir o bir bu yakasında dolaşmaktan kendimi alamıyordum. Gerilim had safhada. Omuriliklerimden yayılıyor, boynumu geçiyor, kafatasımın içinde beynimi sıkıştırıyor, kalbime “O kadar hızlı çarp ki anamı babamı tanımayayım” diye garabet mesajlar yolluyordu. İbrahim Ferrer yattığı yerden kalksa, Ankara’ya gelse, bedava bana özel konser verse “Zombi geldi la” diye topuklayıp kaçarken nasıl bir ter atacaksam aynen öyle terler boşanıyordu üstümden. Mega, Ultra, Süper, Hyper, Universal Derbi! İşte o gelip çatıyordu. Hemen bloguma nasıl yazacağımı düşündüm, bir bir ayrıntıları gözden geçirdim. Curva Sud, Drughi, Bianconeri kelimelerini not aldım. Analizlerimi hazırlamıştım bile. Onları maça saklıyordum.
Maç başlayıp hakem ilk düdüğü öttürdüğünde işte bu dedirtti. Olay budur. Futbol budur. Bir hakem bu kadar mı güzel düdüğünü öttürürür! Neden bizim ülkemizde de böyle düdükler öttürülmüyor?! Her tarafa ünlem koymamdan da anlayacağınız gibi çok vurgulu söyledim bunları. “Neden öt-tü-rül-mü-yor” İşte o kadar. İşte derbi bu. Futbol bu yüzden güzel. Teşekkürler hakem bize futbolun güzelliklerini yaşattığın için.
Maç derbiye yakışır bir şekilde başladı. Çünkü bu mükemmel bir derbiydi. Bu derbinin aynısından Türkiye’ye verseler Türkiye bu derbiyi kaldıramaz. Hasta gibi Fenerbahçe’liyim. Fenerbahçe Tokatspor ile oynasa heyecanlanır maçı pür dikkat izlerim. Fenerbahçe Galatasaray maçında yaşadığım gerilimi sen oradan hesapla! (Ünlem var bak düzgün hesapla) Bu İnter Juventus maçının güzelliği? Onu tarif etmeme imkan yok. Güzellikten bunalıyor insan. Futbola yeniden aşık oluyor. Bianconeri’yi sahada İnter’e karşı görmek, ki bianconeri Juventus’un şeysi ve onu futbolu bir tek çok iyi bilenler çok entellektüeller kullanabilir, beni benden alıyor, durup dururken heyecandan evde tezahüratlar yapıyordum.
İşte Drughi bu. Drughi’den bizim unifeb gibi, CK gibi, Genç fenerbahçeliler gibi bahsetmemden anlayacağınız gibi çok hakimim konulara. Drughi Curva Sud’da duruyor ve en kral taraftar grubu. Üstüne tanımam. “Ben Juventus’luyum, bu renklere gönül verdim, Bianconeri bir kanım var” diyen herkes Drughi’yi bilir. Drughi’li olmak büyük iştir. Öyle herkes Drughi’li olamaz. Nitekim bizim çocuklar Gastone, Fausto, Emiliano ve Alessio Drughi’lidir. Maçta görüyorsun ne kadar heyecanlanmışlar. Kendilerini vermişler. İşte gerçek taraftar bu dedirtti. Drughi’nin özelliği 90 dakika değil 600 dakika tam destek vermeleri. Maçtan önce bunlar başlıyorlar tezahürata, tezahürat yapa yapa stada giriyorlar, Curva Sud’a yerleşiyorlar, orada da devam, maç bitiyor oradan sonra da devam. Bunlar böyle. Minimum 10 saat. 600. Dakikada italyanca bağırmaya başlıyorlar. Oraları tam anlamıyorum. Kalanında da italyanca bağırıyorlar ama melodik. Bu son bağırış böyle bayağı italyanca. Ondan da buraya yazmıyorum. Çünkü italyanca bilmiyorsunuz.
Maç sürerken kendi kendimi yedim. Yoksa Mourinho’nun takımı mı galip gelecekti? Onun da heyecanını yaşadım. Derbi heyecanı o kadar yoğundu ki, maçta top bir orada bir burada giderken mükemmel savunma ve italyan catanacciosunun modern futbolla kollektif uyum içerisindeki total birleşimi ve yan kanatların etkin kullanımı karşısında “bunlar futbol oynuyorsa biz ne oynuyoruz” dedirtti. Nefesim kesildi. İki takım da sahaya mükemmel yayıldı. Juventus daha bir mükemmel yayıldı çünkü Juventus hep mükemmel yayılır. Her sene olduğu gibi bu sene de ellerine verecektik Inter’in. Interli enternasyonel kansızların. Juve kuzey italya’nın takımı. Her türden zenginliği bunlar yaratmış. İnter de kuzey italya’nın takımı ama o biraz isviçreli gibi. Tarihleri öyle. Ondan da sevmem. Çünkü öyle tarih olmaz. Juventus’un tarihi beşbin basar. Dedem İnterli olsa, ben gene Juve’yi tutardım. Çünkü Bianconeri en büyük.
64. Dakikada yenilen gol beni şoke etti. Neredeyse ağlayacak sinir krizlerine girecektim. Allahtan analizlerim vardı da bunları yapmadım. Juventus maçın bu dakikalarında kendisinden beklenen futbolu veremiyor, bu mega derbinin ruhununa uygun olarak temkinli oynuyor ama sert oyun esnasında beklenen cesareti gösteremiyordu. Korkak Ranieri futbolcularına korkaklık aşılıyor, 5 gol atabilecekleri maçta onları tarihinin en kötü Interine karşı geri çekiyordu. Korkunun ecele faydası yok. İşte golü yediler.
79. Dakikada ise Thiago bir futbolcuya yakışmayacak hareketleri yaptı. Objektif olarak yorumluyorum. Ben öyle Thiago’nun….. Bunun futbol yaşamı bitirilmeli artık. Hep bunları yapıyor. Böyle futbolcu olmaz olsun. Juventus’a yakışmadı. Bu çirkeflik abidesi daha ne kadar futbol sahalarını kirletecek! Kimse buna bir dur demeyecek mi? Suç onda değil İtalyan federasyonunda! En azından her maçın 3. Dakikasında atılması gereken bu futbol katilinin hala o formayı giydiğini görmek Juventus taraftarına acı veriyor. Thiago’nun ağır ceza mahkemesinde yargılanıp idam edilmesi gerekir! Bu başkanlıkla bu işler yürümez. Başkan formasını yırtarak çıkaracak, şortunu bıçakla kesip ikiye ayıracak, çoraplarını ayakkabısını çıkarmadan alttan alıp kapıyı gösterecek. İşte bize insan hakları dersi veren İtalya bu! İşte medeniyet dersi verenlerin içler acısı hali dedim adeta. İşte o kadar öykündüğümüz Avrupa’nın çifte standartları. Lanet olsun bizi yönetenlere! Şunlardan bile insanlık dersi alır hale getirdiler!
Ben sinir içerisinde “işte derbi bu, mükemmel bir derbi, harikulade bir derbi, futbol okullarında ders diye okutulmalı” diye söylenirken bir yandan da analiz ediyor, Juventus’un 10 kişi 1-0 yenik duruma düşmesi maçı zora soktu, gol veya goller bulamazlarsa bu maçı kazanamazlar tespitinde bulunuyordum. Gerçekten de kazanamazlar. Hadi Inter kendi kalesine iki gol atarsa belki. Ama beklenilen gol geldi. Mükemmel bir gol. Çok çalışılmış. Harikulade bir taktik oyunu. İşte Ranieri bu. Taktik dehası. Derbi gibi derbiye yakışır bir final dedim adeta. Kanatlanıp uçurdu bizi göklere. Kafiyeler yapıyorum durduk yere. Kendimi kaybettim belki de.
Bu mükemmel maç bittiğinde futbola doydum. Yani bundan sonra Barcelona Real Madrid demeyeceğim El Clasico olsa izleyemezdim. Yatar uyurdum. Şiştim lan futboldan. Öksüz doyuran gibi maç anasını satayım. Ha bu arada Curva Sud’da Drughi müthişti. Adeta bir taraftarlık dersi verdiler. Irkçı sloganları kınıyorum. Hayvanoğluhayvanlar. Bunlar mı bize insan hakları öğretecek. Önce ırkçılık yapmamayı öğrensinler. Faşist İtalyanlar. Bu cennet vatanın üstünde her birinin gözü var zaten gözleri çıkacasılar. Güya medenilermiş. En barbar bir kere italyanlar. İnsan bir zenciye ya? Öyle bağırır mı ya? Irkçılık neredeyse? Allahtan bizim memlekette hiiiiiiiiiiiiiiiç ırkçılık yok. Irkçılık da pislik de hep bu avrupalılar da. Müthiş derbi böyle sonlandı bence. Analizlerim de bitti. Harika bir clasicoydu.
Devamı ...
14 Nisan 2009
Derbide Nisan Ayları veya Hayrettin'e Yakışmadı
22 Nisan 1992, Fenerbahçe 5 - Galatasaray 2.
Kadrolar
Fenerbahçe: 1-Engin, 2-Ahmet Suphi, 3-K. Şenol, 4-Oguz, 5-Soczynski, 6-Ümit, 7-Ridvan, 8-Semih (Turhan), 9-Tanju, 10-Gerson, 11-Aykut (İsmail)
Galatasaray: 1-Hayrettin, 2-İsmail, 3-K. Bülent (Hamza), 4-Yusuf, 5-Erhan, 6-Rotariu, 7-Muhammed, 8-Tayfun, 9-Kosecki, 10-Ugur, 11-Erdal (İorfa)
Bazı şeyler hiç değişmiyor.
Devamı ...
12 Nisan 2009
Bizim İçin Bu Maçı Alın, Alın Ulan İşte
Senelerin geyiği vardır ya "şu Fenerbahçe - Galatasaray derbileri işin tadı tuzu" diye, o benim için büyük yalan işte. Derbi stresinin benim için ÖSS stresinden farkı yok. Yıllardır ÖSS'ye giren adam görürüm, ÖSS de şu öğrenciliğin tadı tuzu diyen duymadım daha. Maçı kazanırsak o an tatlı oluyor o derbi, yoksa öncesini, rekabetini, gerilimini falan hiç sevdiğim yok.
Durup dururken bunları neden yazıyorum ki? Çünkü uyku tutmuyor. Hayatımda hiçbir Galatasaray maçını tek başıma izlemedim, hayatımda daha önce tek başıma izlediğim Fenerbahçe maçı var mıydı onu bile tam hatırlamıyorum. Çocukken TV'de izlediğim maçlarda bile yanımda kardeşim olurdu. Tabii ki maça gideceksem de gidemeyeceksem de o gün başka bir şey yapamazdım. Derbi stresi dediğim de bu zaten, size başka bir iş yaptırmayan, bazen rahatsızlık verecek şekilde dürten hissiyat. Memleketten ayrılalı tek başıma izlemediğim maç yok artık. Hakeme küfür bile etmiyorum maç izlerken, küfüre eşlik eden olmayınca keyfi olmuyor. Koro halinde edildiği için küfürü statlardan silemezler, onu anlamış oldum, insanlar o keyfi bırakmaz, bırakmak istemez.
Johnson'un frikikten gol attığı maçı hatırlıyorum. Babam bir sebepten dışarı çıkmamızı yasaklamıştı, maçı evden izlemek zorundaydık. Daha doğrusu şifreli yayın olduğundan izleyememek. Maçı radyodan dinleyip Cine 5'i gözleri kısıp Jedi Mind Trick'lerle izlemeye çalışıyorduk. Johnson golü atınca kardeşimle odada tepinerek ve duvarla tekme atarak coşkulu bir kutlama yapmış hem Gs'li komşu varsa onlara selam göndermiş hem de babaya isyan etmiştik. Şimdi de gol atınca yapacak çok bir şey yok. Eğer gol önemli bir rakibe atılmışsa odamda yatağa zıplamak, duvar tekmelemek gibi çeşitli coşku gösterileri sunuyorum. Normal maçlarda gol atınca da kafa sallıyorum. İşte böyle garip bir taraftar yaptı bizi uzak kalmak. Gol atınca kafa mı sallanır, görülmüş şey mi bu? Sabah 9'da uyanıp maç izlemek zorunda olmak işin en kötü olmasa da kafaya oynayan saçmalıklarından birisi. Bir kere Pazar sabahı normalde de 9'da uyanmam. Haydi normal bir saatte uyuyup uyanmak zorundayız diyelim, ama normal saatte de uyunamıyor ki, derbi stresi var. Böyle bir paradoks bu da. 4 saat uykuyla derbi izliyoruz. Daha önce 3 saat uykuyla 2 saat yolculuk yaparak Olimpiyat Stadına derbiye gitmişliğimiz de var ama aynı şey değil ki. 20 tane arkadaşınla istersen hiç uyumadan git maça, ama yaşanılan yer futbola futbol bile denmeyen yer. Durmayan yağmur, gri bir gökyüzü, üzerinde pijamalar, ev arkadaşların uyuyor. Yılların maç insanı böyle bir ambiyansta nasıl derbi izler, nasıl keyif alır bundan? Alamıyor işte. Bundan keyif almanın tek yolu var, galip geliriz, sonra oturur Rıdvan izlerim, zaten o zamana uykum da açılmış olur.
Şimdi sevgili Fenerbahçeli futbolcular. Açık konuşalım 3 senedir bir şey yaptığınız yok. Geçen sene Sami Yen'de önce hakem kılıklı bir soytarıya sonra kendinize yenildiniz. Şu Sami Yen derbilerinden geldim geleli keyif alamadım. Şimdi de uyuyamıyorum. Bir aydır çalışmaktan kafamı kaldıramıyorum, yorgunum, moralsizim, pek mutlu olduğum söylenemez. O kadar yıllık taraftarım sizden hiç ricam olmadı, şimdi oluyor. Gidin galip gelin. Deplasmanda oynuyorsunuz, favori değilsiniz ama favori değilken kazanınca keyfimiz de üç kat artmıyor mu zaten. Siz galip gelin söz yarın çalışmak yok, akşama kadar laylaylom yapıp akşam da bir kadeh rakı kaldıracağım şerefinize, iki kadehlik rakı duruyor hâlâ.
Devamı ...
28 Nisan 2008
Futbol Nazik Erkeklere Göre Bir Oyun Değildir - Oscar Wilde
İktisatçılar hakkında bilindik bir laf vardır “bir iktisatçı dün gerçekleşmesini beklediği şeyin bugün neden gerçekleşmediğini yarın anlatacak olan kişidir.” Spor yazarları için de bu durum değişmiyor. El başta göz yaşta dün neden yanıldığımızı anlatmak muhasebesi ile karşı karşıyayız. Ve bunun esasında bir tane sebebi var, futbol. Futbolun kendisi.
Futbol gibi bir oyunda iddia biraz cüretkar bir iş. Örneğin meteorolojiyi ele alalım, belirli veriler vardır, bu veriler havaya atılan balonlar, uydular, bulut ve rüzgar hareketlerini kontrol eden diğer veri kontrol kaynakları aracılığıyla elde edilir, dünyadaki milyonlarca gözlem istasyonu ve meteoroloji tesisinde karşılaştırmalı olarak analiz edilir ve nihayetinde bu analiz sonucunda bilimsel bir öngörüde bulunulur. Tabi meteorolojinin sıklıkla yanıldığı ve insanların romatizma hastası yakınlarına yağmur durumunu sorduğu bizimki gibi bir ülkede bunların da hiçbiri gerçek manada bir güven yaratmaz. Toplum gene kader, kısmet ve Rabbülalemin diyerek bildiği gibi hayata devam eder. Spor yazarlığı işte bundan biraz daha zordur. Çünkü bir futbol maçında öngörülemez bir çok değişken bulunur. Geçmiş verilerin hiç biri o maç için bir veri oluşturmaz. Hiçbir geçmişte oynanan maç bir sonraki maçın örneği de olmaz. Futbolcuların tam da o maçtaki, o anlık performansları her şeyi değiştirir.
Fenerbahçe’nin Galatasaray’ı yenmesi beklenen bir şeydi. Bundan bekledim. Çok daha fazla avantajı vardı Fenerbahçe’nin, çok daha oturmuş bir sistemi, bir teknik direktörü, stressi daha iyi yönetebilen oyuncuları ve derbi maçlarda gösterdiği sonuç alabilme yeteneği bulunuyordu. Yalnız iyi değil ancak verimli de futbol oynayan bir takımdı Fenerbahçe. Chelsea, Sevilla, CSKA, PSV, Beşiktaş maçlarında bu özelliklerini göstermişlerdi.
Bütün bunlar ise elbette bir şeyin göstergesi olamıyor, futbolcuların hamamdan çıkmışçasına oynayacaklarını. Dün gece izlediğimiz Fenerbahçe ancak kendilerini tellakların bir hafta boyunca çalıştırması ile mümkündü. Kasları gevşemiş, büyük, uzun ve rahatlatıcı bir seansdan çıkmış, orta taşında son taktiklerini almış bir takım buna benzer bir oyun sergileyebilirdi, sergilemeliydi ve ancak bu istatistiklerin hiç birinde yer almıyordu. Dünyadaki hiçbir insan, bir sezon boyu Fenerbahçe maçlarını izleyip futbolcuların bu şekilde sahaya çıkabileceğini tahmin edemezdi. Bu yüzden Fenerbahçe bizi çok şaşırttı, biz sezonun en önemli maçında, kafa kafaya girilen bir puan durumunda Fenerbahçeli oyuncuların gerçekten bu maçı kazanmak isteyip bunun açlığında olabileceklerini tahmin ediyorduk, onlarsa hiç böyle bir dertleri olmadığını gösterdiler.
İngilizlerin büyük teknik direktörlerinden El Tel – Terry Venables, Barcelona’yı yönetmek için çağrıldığı zaman karşılaştığı bir durumu anlatır. Barca’da organizasyon harikadır. Stad hiçbir İngiliz kulübüyle karşılaştırılamayacak kadar müthiştir ve alt yapı için çalışılan saha iyi durumdaki bir İngiliz kulübü sahası kadardır. Soyunma odalarında jakuziler, saunalar bulunmakta, birinci sınıf fizyoterapistler günü gününe takımı kontrol etmekte, en modern teçhizat ile futbolcuların fiziki durumları kontrol edilmektedir. İdari açıdansa her şey olması gerektiği gibidir. Hatta olması gerekenden de biraz iyi, kulübün kendine ait bir bankası bile vardır. Bu durumda yıllardır süren başarısızlığı El Tel şöyle açıklar, “İçinde bulunulan bu durum fiziki imkanlarla alakalı değildi, futbolcular şu ana kadar gördüğüm en profesyonel ve fiziken hazır futbolculardı. Durum ruh ile ilgiliydi, organizasyon sıkıntısı çekmiyorduk, başarı için açlık sıkıntısı çekiyorduk.”
Futbol ruh ile yakından alakalıdır. Kazanmak için hiçbir şey yapmazsanız kazanamazsınız. Mücadele etmezseniz topu alamazsınız ve eğer kaybederken isyan başlatmazsanız kaybetmeyi kabul etmişsiniz demektir.
Geçen seneler Fenerbahçe’de bu isyan sol kanattan başlardı. Tuncay bayrağını çeker ve takımı ateşlerdi. Bu ruh Gerard’ın Şampiyonlar Ligi finalinde dünya tarihine gösterdiği ruhtur. Bazen bütün bir maç bir kişinin kişisel meselesi olur. Buna liderlik denir ve bu bazen öyle güçlüdür ki tüm bir dünya kupası bir kişiyle anılır, Maradona ve son olarak şahit olduğumuz gibi Zidane işte böyle efsaneleşmiştir.
Derbi maçında Fenerbahçe işte bu tipten bir liderlikten de yoksundu. Yalnız hamamdan çıkmış gibi oynadıkları için değil, saha içinde de kaybetmeyi kabul etmeyen bir lider bulamadıkları için kaybettiler. Yenilmemek için hiçbir şey yapmadıklarından değil, kazanmak için hiçbir şey yapmadıklarından yenildiler.
Zico, büyük üstad ve beyefendi, gene tüm nezaketiyle bunu bizlere söyledi: "Maçın hakkını vermedik. Derbi maça çıkıyoruz ama özellikle normal bir maça çıkıyormuş gibi davrandık. Oyuncularım önemini kavradığı zaman zaten oyunun sonları yaklaşmıştı. Galatasaray, final havasında olduğunu gösterdi. Biz yalnızca bunu göstermediğimiz için maç bizim adımıza zor geçti. Kısacası maçın hakkını vermedik."
Gelecek seneleri kazanmak bu maçtan başlıyor. Bunu tespit etmemiz gerekir, Fenerbahçe’nin başarıya aç, sahada her daim isyan başlatabilecek ve takımı da etrafında toplayabilecek bir lidere ihtiyacı var. Aurelio ve Maldonado’nun performansları gözetildiğinde bu niteliklere sahip bir oyuncunun önlibero mevkisinde olması gerektiği de açık. Appiah bu niteliklere sahip bir oyuncuydu ve şimdi görülüyor ki yeni bir Appiah bulmamız gerekiyor.
Chelsea ve Sevilla maçlarından çıkarılacak ders ise başkaydı, Fenerbahçe’nin kanatları yok. Avrupa çapında daha yüksek bir başarı için gereken iki transferden biri mutlaka kanatlar. Elbette bir Giggs bulmamız zor, ancak bu mevkiye uygun birini bulabiliriz. Mehmet Topuz hem yerli hem kanat olmasıyla bu bakımdan göze batıyor. Ancak istenilen Mehmet Topuz ve dünya çapında bir kanat oyuncusunun beraber alınmasıdır.
Kezman, bütün nitelikleri ve niteliksizlikleri ile teşekküre muhtaç. Ancak işte bu kadar. Kezman bu sistemin oyuncusu değil. Takımdaki sorun Kezman değilse de, yabancı olması ile yerini daha nitelikli bir forvete bırakmalı.
Bunlar takımı daha oynayabilir kılacaktır, şüphe yok, ancak takımdaki açlığın eksikliğini transferlerle kapatamayız, bunu yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Bu takıma liderler lazım, Fenerbahçeli liderler. Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu yalnız isteyen değil buna muhtaç da olan isimler. Gelecek sezonun büyük görevlerinden biri de bu, yerli genç oyuncuları alıp Fenerbahçe’li yapmamız ve sonra onların açlığını takım için yeniden kullanmamız gerekiyor. Önümüzde büyük potansiyeller var, Mehmet Yıldız, Gökhan Ünal iyi birer yatırımlar.
Şimdiyse bu takım bize neyi istediğini göstermeli. Önümüzdeki son 2 maçı kazanmak gelecek sezona yayılacak bir ateşin simgesi olacaktır. Son ana kadar kovalamalı, hep istemeli ve takip etmeliyiz. Çünkü bu maç, Chelsea maçında başlayan bir büyük düşün gerçek olabileceği hissine şüphe düşürdü, önce onu yeniden kazanmaya ihtiyacımız var.
Devamı ...
26 Nisan 2008
Derbide Ne Olur?
Bütün derbi maçlarda kazanmaya yakın tarafın ev sahibi olduğunu düşünüyorum. Bu maçın favorisi bence Galatasaray. Gerçi benim karamsar yapım ve kritik maçlardan önceki çekimserliğim de böyle düşünmemi tetikliyor muhtemelen ama nedenlerini de anlatmaya çalışacağım. Öncelikle Fenerbahçe Galarasaray'ı sürekli yeniyor geyiğini unutmak gerek. Çünkü bu tespit sadece Kadıköy'de geçerli.
Son 10 sezona baktığımız zaman kupa maçları dahil Ali Sami Yen'de 6 kez Galatasaray, 3 kez Fenerbahçe kazanmış, 2 beraberlik var. Fenerbahçe galibiyetleri ise Kadıköy'deki gibi rahat galibiyetler değil, hepsi tek farklı galibiyetler. Şampiyonluk maçını deplasmanda oynadığımızı unutmamakta fayda var. Çok rahat bir futbol oynayıp net bir galibiyet almamız bu yüzden pek olası değil. Hem şartlar, hem futbolcu psikolojisi bunun önündeki en büyük engeller. Kendi sahasında, coşkulu taraftar önünde oynamanın güveniyle saldıracak, pes etmeyecek bir takım olacak karşımızda.
Fenerbahçe'nin sene boyunca, özellikle Şampiyonlar Ligi maçları gibi zor maçlarda oynadığı düzene bakarsak yine aynı şablonla başlayacağız. Topu kontrol ederek, bol ve isabetli pas yaparak, rakip alanda yığılarak ve rakibi yıpratarak gol atmaya çalışacak Fenerbahçe. Bol ve isabetli pas Fenerbahçe'nin oyun karakteri. Bunu Beşiktaş derbisinde de gördük. Topu orta sahada tutan Fenerbahçe istediği zaman tempoyu arttırıp rakip yarı alanda seri ve isabetli paslarla istediği zaman gol pozisyonu üretebiliyor. Bu oyun düzeninin kendi alanına yığılıp savunma yapmayan, ileri çıkan takımlara karşı ortaya konması daha kolay. Galatasaray'ın da kendi evinde defans ağırlıklı oynamayacağını düşünürsek topa hakim Fenerbahçe'nin istediğini yapması daha kolay olacaktır.
Fenerbahçe'nin oyununu bozacak bazı etkenler var. Birincisi bu sene oynanan kupa maçında da olduğu gibi rakip çok tempolu ve ileride sert baskıyla oyuna başlayınca takımın oyunun kontrolü tamamen yitirmesi. O kupa maçında daha 10. dakikada üç pozisyon bulmuş ve bir gol atmıştı Galatasaray. Aynı şekilde Sevilla deplasmanında 10 dakikada iki gol yenildi ve Chelsea daha 5. dakikada 1-0 öndeydi. Rakibin saldırganlığına cevap vermek yerine rakibi önce durdurmaya çalışan Fenerbahçe bunun bedelini özellikle defans oyuncularının basit bireysel hatalara meyilli olması nedeniyle ödeyebilir. Wederson önce Chelsea sonra Ankaraspor maçında iki ciddi hata yaptı ve goller onun hataları sonucu geldi. Her ne kadar Edu ve Lugano da son haftalarda müthiş bir uyumla oynasalar da çizgi halinde kaldıklarında yavaş olmaları nedeniyle araya atılan toplar tehlike yaratıyor. Kupadaki Galatasaray maçında golü böyle yemiştik.
Başka bir sorun da Galasaray orta sahasının kalabalık ve sert oynayacak olması. Geçen haftaki maçlarını izleyemedim ama 5 orta sahayla oynamışlar, temelde Fenerbahçe'nin orta sahasını bozup rahat pas yapmasını engellemek olacak hedefleri. Bu sene özellikle Sivas deplasmanında, Sevilla deplasmanında ve geçen haftaki Denizli maçında kanatları kullanan Fenerbahçe sadece orta sahadaki seri paslarla değil kanatlardan da tehlikeli olabileğini gösterdi. Bu sene geçen seneye oranla kanatları daha etkili kullanmamızı sağlayan isimlerin başında tabii ki Gökhan var. Yani orta sahada baskıyla karşılaşan ve istediği paslaşmaları yapamayan Fenerbahçe'nin kanatları kullanması olası. Kazım'ın yedeğe çekileceğini, Sağda Deivid, solda Uğur'un oynayacağını varsayarak bu alternatifi çok verimli kullanmamızın Arda'nın performasına bağlı olacağını söyleyebiliriz. Arda'nın sürekli soldan etkili bindirmeleri Gökhan'ı yarı sahasına kilitleyebilir çünkü Devid'den savunmaya hiçbir zaman yeterli destek gelmedi. Bu durumda ofansif olarak etkili olan sağ kanadımızın gücü sadece Devid'le sınırlı kalacaktır. Deivid de çizgiye inen klasik bir sağ açık olmadığı için oyun yine ortaya çekecek, orta alanda topu tutma ve pas yüzdemize bağlı olarak şekillenecektir. Bu noktada farkı yaratacak oyuncu Uğur olabilir. Bir maç mükemmel oynayıp sonraki beş maç aldığı her topu kaptıran Uğur gününde olursa rakibin Sabrili sağ kanadında maden bulabiliriz.
Fenerbahçe'nin oyununu bozan başka bir unsur orta sahadaki top kayıpları olabilir. Deivid'in Kasımpaşa ve Ankaraspor maçlarındaki kadar top kaybı yapmasına çok fazla dayanamayız. Aynı şekilde çok kritik toplar kaptırabilen Selçuk var. Daha sağlam oynayan Maldonado o yüzden ona tercih edilebilir. Selçuk ve Deivid'in yapacağı top kayıplarına bir de Uğur'un top kayıpları eklenirse ileri taşınan 5 toptan 3'ü kontra atak olarak bizi vuracaktır. Eğer son haftalarda olduğu gibi Deivid solda, Kazım sağda başlarsak sağ kanattan etkili oluruz fakat bu sefer sol kanat saatli bomba olur.
Kısacası, Galatasaray maça baskılı başlayacaktır, ilk 15-20 dakika bu baskıya karşılık vermek için Fenerbahçe'nin oyun karakterinden vazgeçmemesi, oyuncuların bol bol koşması, pas için uygun alan yaratmaları ve topu mümkün olduğunca ayakta tutmakta diretmeleri gerekiyor. Galatasaray'ın 90 dakika maça başladığı direnci göstermesi fiziksel olarak imkansız olduğu için, kupa maçındaki gibi maçın ilerleyen bölümlerinde kontrolü ele alan, isabetli paslarla çıkmaya başlayan Fenerbahçe istediği baskıyı yaratabilir. Bu yüzden erken gol yememek, yersek de ikinciyi yememek için direnmek şart. İkinci gol gelirse taraftarın da etkisiyle maçı çevirmek imkansızlaşır. Maçın Fenerbahçe için kilit oyuncuları oynarsa Uğur ve Deivid olacak. Galatasaray'da da Arda'nın ve tek forvet kim çıkacaksa onun performansı belirleyici olacaktır. Uğur Sevilla daplasmanındaki, Deivid Inter maçındaki oyunlarını oynarsa Fenerbahçe istediği oyunu rahatlıkla oynar. Bu maçta duran toptan kafa golü bulmanın Servet nedeniyle kolay olacağını sanmıyorum. Fenerbahçe golü bulacaksa Beşiktaş maçındaki gibi seri paslarla orta sahayı geçerek veya kanatlarda yapılan ortalarla bulacaktır. Kontra atak oynamaya uygun bir yapımız olmadığı için kontra ataklarla gol bulabileceğimizi de düşünmüyorum.
Bu maçın beraberlikle sonuçlanma ihtimali bence yüksek değil. Ancak Galatasaray ilk yarı bir gol bulur ve Fenerbahçe ikinci oyunun kontrolünü alıp bir gol atarsa 1-1 biter, onun dışında bir beraberlik ihtimali zayıf. Fenerbahçe ilk golü atarsa savunmanın 90 dakika direnmesi çok olası, böyle bir senaryo gerçekleşirse maçın 1-0 ihtimali yüksek. Galatasaray 2-0 kazanırsa ilginç bir tablo ortaya çıkar. Haftaya Sivas Galatasaray'ı, Fenerbahçe Gençlerbirliği'ni yenerse o zaman iddaaseverlere bir tüyo verelim, 34. hafta karşılaşması Galatasaray 8 - GB Oftaş 0. Ayrıca hakemden tek ricamız ilk 20 dakika her faule kart göstermemesi ve taç atan oyuncuları oyundan atmaması, umarım çizgiden çıkan topun gol olup olmadığını anlamak kadar zor olmayan bu işi becerir kadrolu derbi hakemi.
Devamı ...
23 Nisan 2008
Her Derbi Öncesi... Yine Bilet Çilesi
Dün haberlerde Galatasaraylıların bilet kuyruklarındaki fotoğrafları ve işkenceye dönüşen uzun kuyruklar vardı. Biletler bir saat içinde tükenmiş, saatlerce kuyrukta bekleyen binlerce insan bilet alamamış, karaborsacılar pazarlığı üç katından açmaya başlamış. Bu tür maçlardan önce tüm takımların taraftarlarının yaşadığı bir eziyet bu. Perşembe günü de Fenerbahçe tribünü biletleri çıkıyormuş, sayı çok daha az olduğu için daha büyük izdiham olacaktır.
Benzer bir işkenceyi 2004-2005 sezonunda bizzat yaşadım. O sene ya kale arkası tribünler için kombine çıkmamıştı, ya da ben almamıştım, her maç için bilet alıyordum. O maç da 33. haftada oynanan ve şampiyonluğu belirleyecek maçtı, talep tahmin edeceğiniz gibi çok fazlaydı. Biz de bütün sezona noktayı koyacak ve şölene dönüşecek bu maçı kaçırmak istemiyorduk elbet. Maç biletlerinin çıkacağı gün açıklandıktan sonra planlarımızı yaptık ve mükemmel uyguladık.
Önce en az yoğunluğun hangi bilet gişesinde olacağını tahmin etmek ve orada bekleme ve bilet alma sürecini planlamak gerekiyordu. Harbiye'deki gişenin Taksim, Merter, Caddebostan gibi gişelerden daha az yoğun olacağını daha önceki tecrübelerimiz de söylüyordu zaten. Bir arkadaş da arabasıyla lojistik destek verecekti. Saat 3 gibi kuyruğun oluşmaya başlayacağını tahmin ediyorduk. Hangi akla hizmetse gece 12'de gittik bir baktık çevreye, kimse yok. Arabayı park ettik, tekrar döndük gecenin bir vakti sap gibi gişenin önünde beliyoruz. Sanırım beş kişiydik... Bizden başka ne gelen var ne geçen, cadde bomboş. Baktık gelen giden yok, herhâlde erken geldik diye düşündük, gidelim Taksim'e biraz takılırız dedik. Yürüyerek Taksim'e gidiyoruz, o saatlerde Harbiye - Taksim arasında nasıl bir manzara olduğunu tasavvur etmek zor değildir sanırım. Taksim'e gittik, Bambi'de tost, portakal suyu, muhabbet, saat 3'e yaklaşınca tekrar dönelim dedik. İnsanlar gelmeye başlamıştır diye tahmin ediyoruz ama aynı ıssızlık duruyor Harbiye'de. Artık geri dönmeyelim bari diyoruz, başlıyoruz beklemeye. Allahtan hava sıcak, o saatte donarız yoksa. Saat 5'e kadar kimse gelmiyor, bu iki saat boyunca uyku bastırıyor, ayakta durmaktan yoruluyoruz, karton buluyoruz sağda solda, onların üzerine oturuyoruz. En büyük eğlencemiz yanımızdaki reklam panosundaki kız. Yanyana durup fotoğraf çektiriyoruz kendisiyle, hatta ismi de vardı ama unuttum şimdi. Bizden sonra gelen ilk vatandaşı 5'te karşılıyoruz, "sabahın köründe geldim, ilk sıraya girerim" diye düşünürken bizi görüyor muhtemelen. Onu da muhabbete katıyoruz.
Daha sonra 6'ya doğru iki kişi daha geliyor, 6'dan sonra zaten gün açtıkça sıra hızla artıyor, 7 civarı upuzun bir kuyruk var artık. 7-8 arası gelenler ve erken geldiğini düşünenlerin suratı kuyruğu görür görmez değişiyor. Güneşin açmasıyla iyice uyku çöküyor, ama kuyruk da uzamaya başlayınca ayakta beklemek zorundayız. İşte bu noktadan sonra her dakika saat gibi geliyor, muhabbet bitiyor, saatin gelmesini bekliyorsunuz. Biletler 9'da çıkacak diye biliyoruz, sıranın sonunu artık göremiyoruz ve bu upuzun sıranın en önünde biz varız. Saatler 9'a yaklaşırken suratını görseniz kaçacağınız tipler kuyruğun ön taraflarına doğru sağda, solda beklemeye başlıyorlar. Bunu hiç hesap etmemiştik ama sıranın en önünde olmamıza rağmen fazladan mücadele etmemiz gerektiğini hatırlıyoruz. Gişe açılıyor, içeride iki adet görevli beliriyor. Saat 9 oluyor ama satış yapacakları pencereyi açmıyorlar, sabırlar tükeniyor, homurdanmalar başlıyor. Pencereye tıklıyoruz, daha merkezden satışa çıkmadı, çıkınca açacağız diyorlar. Çevredeki tehlikeli tiplerin sayısı artıyor, homurdanmalarla beraber gerginlik de artıyor. Nihayet 10'a doğru satılmaya başlıyor biletler. Satış penceresi açılır açılmaz öne doğru saldırıyor çevremizi saran tipler. Neden iki saattir sağda solda bekledikleri anlaşılıyor. Doğaçlama ama akıllıca bir hareket yapıyoruz. Beş kişiden birini araya alıyoruz, kalan dört kişi onun çevresinde duvar oluşturuyor. Sağdan soldan sürekli itiyorlar ama dört kişi, bir de on saat beklemenin verdiği güçle duvarı yıktırmıyoruz. Beşimizde bu taktikle biletlerimizi alıyoruz, ama bu süreç çok hızlı gelişiyor çünkü ön tarafa yüklenenler daha da saldırgınlaşıyor. Biz biletleri alıp kuyruktan çıktıktan sonra arkamızdakiler mücadele edemiyor. Karaborsacılar virüs gibi en önü sarıyor, bu sefer onlar duvar örüyor, araya ne kadar adamları varsa sokuyorlar. Bu arada sıradakiler kavga çıkarıyor tabii ama öndeki akbabalar kavga, çirkeflik konusunda da tecrübeli. Bir kısmı kavga ederken diğerleri bilet çekmekle meşgul.
Biletlerimiz elde, mutlu mesut arabaya dönerken uykusuzluk ve mücadeleden iyice yorgun düşmüşüz, karaborsacılara lanet okuyoruz, orada bir polis görüyoruz, "Görmüyor musunuz, kavga bile çıkardılar, neden müdahale etmiyorsunuz?" diyoruz. Aldığımız cevap "Siktirin lan yiyin birbirinizi, bana ne!" oluyor. Sonradan öğreniyoruz ki o sıradan bizden başka kimse bilet alamamış. Tüm biletler 20 dakikada bitmiş. Odama dönüp uyumaya çalışıyorum ama aşırı yorgunluktan bir saat uyuyamıyorum, sonra 7 saat deliksiz bir uykuyla kendime geliyorum. O haftasonu Nobre'nin golüyle 1-0 kazanıyoruz, ilk kez Galasataray'ı yendiğimiz maçta şampiyonluğu kutluyoruz, önce statda, sonra Cadde'de şölen var. Yoruluyoruz ama değiyor... Bu Perşembe de muhtemelen aynı şeyleri yaşayacak maçı Sami Yen'de izlemek isteyenler. Umarım hakikaten maçta olmak isteyenlerin ve tribünde olmanın hakkını verebileceklerin eline geçer biletler.
Devamı ...