8 Eylül 2011

V: "Adalet, özgürlük ve eşitlik kelimelerden ibaret değildir."



"Merhaba Londra. Öncelikle özür dilememe izin verin. Ben de, bir çoklarınız gibi, günlük yaşamın rahatlıklarını takdir ediyorum. Benzer olanın güvenliği, her gün tekrarlamanın verdiği huzur.. Ben de bunlardan herhangi biri gibi keyif alıyorum. Ancak, geçmişte genellikle zorlu ve kanlı mücadelelerden sonra gelen önemli birinin ölümüne dayanan anmalar genellikle tatlı bir tatille birlikte kutlanıyor. Bence bu 5 Kasıma birlikte damga vurabiliriz. Ne yazık ki artık hatırlanmayan bu gün hakkında hep birlikte oturup birazcık sohbet edebiliriz. Elbette, bizim konuşmamızı istemeyenler de var. Hatta şu an telefonlarda emirler veriliyor ve silahlı bir takım insanlar yola çıkıyor.

Neden? Çünkü sopalar konuşma yerine kullanılsa bile, kelimeler her zaman güçlerini korurlar. Kelimeler manalara anlam verir ve dinleyenler için gerçekleri fas ederler.

Gerçekte ise, bu ülkede basbayağı yanlış giden bir şeyler var.

Değil mi? Zalimlik ve adaletsizlik, hoşgörüsüzlük ve baskı. Ne zaman özgürce kendi fikrinizi uygun gördüğünüz şekilde ifade etmeye kalksanız, artık sansürle karşılaşıyor, hayatta kalma sisteminiz rahatlığınızla uyuşarak sizi boyun eğmeye zorluyor. Bu nasıl oldu? Kimi suçlayabiliriz? Elbette bazıları diğerlerinden daha fazla sorumlu ve mesuliyetlerinin bedelini ödeyecekler. Ancak yine de, gerçeği söylemek gerekirse, şayet bir suçlu arıyorsanız yapmanız gereken tek şey aynaya bakmak.

Neden yaptığınızı biliyorum. Korktunuz. Kim korkmazdı ki? Savaş, terör, salgın hastalıklar. Aklınızı gafil anlayan ve vicdanınızı yok eden sayısız problem vardı. Korku en iyilerinizi dahi teslim aldı ve panik içerisinde Başbakan Adam Sutler'a koştunuz. Size düzen ve istikrar vaad etti. Karşılığında beklediği tek şeyse uysal bir şekilde sessiz sakin durmanızdı. Ben, dün gece bu sessizliği bozdum. Dün gece Old Bailey'i bu ülkeye neyi kaybettiğini hatırlatmak için yok ettim.

Bundan 400 sene kadar önce, iyi bir vatandaş 5 Kasım'ı size sonsuza kadar hatırlanacak bir an olarak hediye etmek istedi. İnsanlara, adaletin, özgürlüğün ve eşitliğin sadece kelimelerden ibaret olmadığını hatırlatmak istiyordu. Eğer hiçbir şey görmediyseniz, eğer bu hükümetin işlediği suçlar hala sizin için belirsizliğini koruyorsa, size 5 Kasım'ı alalade bir gün gibi geçirmeyi tavsiye ederim. Ama eğer benim gördüklerimi gördüyseniz, eğer benim hissettiğim gibi hissediyorsanız ve eğer benim aradığımı arıyorsanız, o zaman bir yıl sonra Meclis'in önünde buluşalım ve onlara bir daha kimsenin ebediyen unutamayacağı bir 5 Kasım verelim."
Devamı ...

21 Ağustos 2011

The Conspirator



Robert Redford'un yönetmenliğini yaptığı "The Conspirator" Abraham Lincoln suikastinden sonra yaşananları konu ediniyor. Esas mesele de şu, adalet intikam duygusuna kurban edilebilir mi? Masumiyet karinesi neden önemlidir? Adil yargılanma ilkesi niçin herkese lazım? Kurgulanmış bir mahkemede, üretilmiş delillerle, herhangi bir insan suçlanırsa, en sevmediğimiz insanlar bile olsa adalet için ayağa kalkacak cesaretimiz var mı? Bizler demokratik bir toplumda yaşadığına inananlar, nefret ettiklerimiz, sevmediklerimiz, hatta düşman bildiklerimiz için dahi gerçeğin ta kendisini ve adaleti isteyecek onura sahip miyiz? Bizler Frederick Aiken'in sahip olduğu karaktere sahip miyiz? Bugün, bu ülkede, bu yaşananları gören ve izleyen herkesin en azından bir kere izlemesi ve benim bu filmdeki rolüm ne olurdu diye sormasını isterdim. Fenerbahçelilere ise tek tavsiyem var, bu filme mutlaka gidin. Gidin ve o filmdeki rolünüzü görün. Sonra da o rolü hayatımızın tamamına hakim kılmak için ne yapabiliriz bunu düşünelim.

Devamı ...

30 Temmuz 2011

NETWORK - Televizyonu Kapatın!



"Beale: Edward George Rudy bugün öldü. Edward George Ruddy UBS'in Yönetim Kurulu Başkanı idi ve bugün saat 11 de kalp rahatsızlığı sebebiyle öldü! Acımız, kederimiz büyük! Çok büyük bir sorunun içindeyiz.

Yani? Kısa boylu, beyaz saçlı bir adam öldü. Bunun pirinç fiyatlarıyla ne alakası var? Biz niye kederlenelim?

Çünkü siz ve 62 milyon Amerikalı şu an beni dinliyor.

Çünkü %3'ten daha azınız kitap okuyor.

Çünkü %15'ten daha azınız gazete okuyor.

Çünkü bildiğiniz tek gerçek, bu ekrandan size ne gösteriliyorsa o!

Şu anda, bu ekranda gösterilenden başka hiçbir şey bilmeden yaşayan bütün bir jenerasyon var.

Bu ekran ayet, bu ekran ulaşılabilecek en son vahiy.

Bu ekran başkanlar, papalar, başbakanlar yaratabilir veya onları yerle bir edebilir.

Bu ekran, bu Allahsız dünyadaki en büyük güç!

Ve eğer yanlış ellere geçerse, hepimizin başı sağolsun. Bu yüzden Edward George Ruddy öldüğünde kederlenin.

Çünkü bu şirket artık CCA'in elinde. Frank Hackett adında yeni bir yönetim kurulu başkanı 20. katta, Ruddy'nin ofisinde oturuyor.

Ve eğer bu Allahsız dünyadaki en büyük 12. şirket, dünyanın en güçlü propaganda cihazını elinde tutuyorsa, kimbilir ne tipte bokları bu ekrandan gerçek diye üstünüze boşaltacaklar.

Öyleyse beni dinleyin. Beni dinelyin.

Televizyon gerçek değildir. Televizyon Allahın belası bir lunaparktır. Televizyon bir sirktir, karnavaldır, gezici bir akrobat takımıdır, hikaye anlatıcılar, dansözler, şarkıcılar, sirk delileri, aslan terbiyecileri ve futbol oyuncularıdır!

Biz sıkıntı öldürme işindeyiz.

Ve eğer gerçeği istiyorsanız, Tanrınıza gidin. Gurularınıza gidin. Kendinize dönün!

Herhangi bir gerçek varsa onu bulabileceğiniz tek yer oralar!

Ancak bizden, bizden asla gerçeği duyamayacaksınız. Biz sadece duymak istediklerinizi fısıldayacağız. Cehennem gibi yalan söyleriz. Biz size Kojak'ın her zaman katili bulacağını ve Archie Bunker evinde kimsenin kanser olmayacağını söyleyeceğiz. Kahramanın başı ne kadar belada olursa olsun hiç merak etmeyin. Sadece saatinize bakın. Mutlaka kazanacak. Ne bok isterseniz size onu söyleyeceğiz.

İlüzyonlar yaratıyoruz ve hiçbiri doğru değil.

Ancak siz orada oturuyorsunuz. Her gün. Her gece. Bütün yaşlarda, renklerde, her tarafta.

Sizin bildiğiniz tek şey biziz.

Sizin kafanıza attığımız ilüzyonlara inanmaya başlıyorsunuz. Ekranın gerçek ve kendi hayatınızın yalan olduğunu sanıyorsunuz. Ekran size ne derse onu yapıyorsunuz. Ekrandaki gibi giyiniyor, yemek yiyor, çocuklarınızı yetiştiriyor, hatta ekrandaki gibi düşünüyorsunuz!

Bu toplu delilik, hepiniz manyaksınız.

Allah aşkına, gerçek olan sizsiniz. İlüzyon olan biziz!

Televizyonunuzu kapatın! Şimdi! Şimdi! Şimdi kapatın ve çıkın! Şimdi benim konuşmamın hemen ortasında, cümlem bitmeden!"

Network - http://www.imdb.com/title/tt0074958/

Devamı ...

17 Mayıs 2010

Bir Fenerlinin Bilinç Akışı



"İnsan iki kere aşık olamaz ki" der Virginia Woolf, Mrs. Dalloway'de. İnsan iki kere aşık olmadan nasıl iki kez aşk acısı çekebilir peki ey Woolf?

4 yıl içinde yaşadığımız iki hüznü, iki acıyı bir şeye benzetmek gerekirse aşk acısı diyebiliriz. Kaybettikten sonra kişiye göre geçen bir zaman diliminde şuursuzluk hali, sonra geçip giden maça dair birbiri ardına hafızadan çağrılan görüntüler, şu şöyle olsaydı, şu iki santim sağa gitseydi dilekleri ve yine bunların sonunda elde var hüzün. Sevdiğiniz, aşık olduğunuz birinden ayrıldığınız ilk anlara benziyor şampiyonluğu böyle son anda kaçırmak. Zamanla unuttuğunuzu falan sanıyorsunuz ama bir yerlerde duruyor öylece. Dün pek çok insan maçın ikinci devresinde Denizli maçını yeniden yaşadı. Unuttuk, bir daha olmaz denilen maç o günkü tazeliğiyle zihnimizdeydi, e kolay değil ilk aşk acısı kolay unutulmuyor elbet . Şimdi bir başka acının, gönlümüz asla başkasına kaymasa da peşine takıldığımız tuhaf sevgiliden ikinci darbeyi de yemenin şaşkınlığı içindeyiz. Masumiyet filmindeki Bekir'in yıllardır peşinde koştuğu Uğur için söyledikleri geliyor aklıma. "Yol belli eğ başını usul usul yürü şimdi ... dönüş yok.

Bazen düşünürüm Fenerbaçe'yi hayatımın merkezine koymasam daha sağlıklı bir psikolojim olur muydu diye. Niye bunca trajediden sonra halen aynı yoğunlukla peşindeyiz bu renklerin? Dün o denli büyük bir hayalkırıklığından sonra yavaş yavaş Efes maçını düşündüğümü farkedip şaşırıyorum kendime. Daha kaç kere hüzünle terbiye edildikten sonra başka bir hüzün ihtimaline karşı ateşe üşüsen bir pervane saflığında bu kulübün peşine düşeceğiz? Nasıl bir tutkudur ki her büyük trajediden sonra tekrar tutkuya sarılma iradesini kendimizde görüyoruz? Bizi bu kadar hayal kırıklığına uğratan annemiz, babamız, sevgilimiz, patronumuz, şirketimiz olsa bütün ilişkilerimizi bitirmeyi göze alabilecekken neden şu sarı-lacivertli çubuklu formaya rest çekemiyoruz arkadaş? Yanarken görüp içimizin sızladığı, gözlerimizi kaçırdığmız Saraçoğlu tribünlerine üç ay sonra yine içimiz titreyerek gideceğimizi bilmek nasıl bir çaresiz aşık psikolojisidir?

Dün gece maç sonrası şampiyonluk için süslenmiş arabanın üzerinden sarı lacivert bayrakları sessiz ve tevekkülle söken iki adam gördüm sokakta öyle boş gözlerle dolaşırken. Dört sene içinde şu psikolojiyi iki kez yaşayıp hala ruh sağlığını korumak nasıl mümkün olabilir ki? Daha kaç kez düğün hazırlıkları yaparken cenaze evine dönüşen bir evin sakinleri olma halini yaşayacağız? Sarı-lacivert olduğu için mi kolaylıkla kabulleniyoruz bu "Stockholm sendromunu"?

Artık yaşım 30 lara yaklaşıyor, 23 senedir yani akl baliğ olduğumdan bu yana bu kulübün peşindeyim, bu saatten sonra bu kadar hayatımın merkezi olmuş bir şeyi çıkarıp atmam da mümkün değil. İnsan her hayal kırıklığını kalbindeki bir odaya kilitler derler, biz Fenerlilerin kapasitesi artık doldu. Hüzünlerle eskisi gibi baş edemiyoruz, tansiyon, nabız falan kontrolden çıkıyor artık. Bunları düşünürken Efes maçının hakemleri belli olmuş mu diye düşünüyorum bir yandan, Kinsey biraz adam gibi oynasa diye geçiyor içimden, ulen ne diyorum ben diye dönüyorum tekrar.

Campenalla'nın müthiş filmi "La Silenzio de sus ojos" daki repliği hatırlyorum. "Bir erkek her şeyini değiştirebilir, dinini, eşini, ideolojisini, inancını, ama tutkusunu değiştiremez". Masumiyet'teki Bekir gibi başımızı önümüze eğip "yol belli" diyoruz tekrar -sahi Efes 4 kısaya döndüğünde bu sefer ne yaparız?- Kim demiş bilinç akışı Viriginia Woolf romanlarında olur diye, bir Fenerlinin zihninin adıdır; "bilinç akışı".
Devamı ...

16 Mart 2010

Papazınçayırı'nda Bu Hafta: İnek Şaban



Kemal Abi'yi hayırla yad ederken, Fenerbahçe - Galatasaray maçıyla açılışını yaptığı güzel güldürü ile perdeyi aralayalım. Bir de, arşivde kalsın. Ara ara bakar, tekrar tekrar izleriz.

Devamı ...

20 Şubat 2010

Bal



Herkes Kendi Evinde ile gönlümüzü kazanan,Yumurta ile başladığı Süt ile devam edip ve Bal ile nihayetlendirdiği üçlemesiyle bu yeri iyice sağlamlaştıran Semih Kaplanoğlu, geriye doğru okuduğu bir hayatın son cümlesi Bal'la 60. Berlin Film Festivalinde en büyük ödül olan altın ayıyı kazandı.

Eğer izin verirseniz alıntılıyorum: yalnız ve güzel, tutku içinde sevdiğim ülkeme. Devamı ...

1 Ağustos 2009

Aşk Tutulması



Ben sana Fenerbahçe’ye aşık olur gibi aşık oldum
Dün akşam Türkmax’te denk geldim. Bu filmde bu ülkenin sevdiği her şey var, 70'lerin müzikleri, güzel bir kadınla yakışıklı bir çocuk, onların talihsizliklere rağmen mutlu sonla biten bir aşk hikayesi ve Fenerbahçe. Fenerbahçe üstünden anlatılacak güzel hikayeler ve söylenecek sözler var diyorduk. Bunun yolu bloglar, kitaplar, dergiler ve elbette sinema da olabilir. Film bir “Selvi Boylum Al Yazmalım” değil; hatta alenen romantik komedi, ama içinde Fenerbahçe forması olan hikayeler yüzümüzde tebessüm ve derinlerde güzel bir his uyandırıyor.

Hayatımızın en önemli ve en eski sevgisi bu çubuklu forma. Sokakta arkadaşlarımızla üstümüze çubukluyu geçirip Rıdvan ve Aykut’un ismini bağırarak top oynadık. İlkokul, ortaokul ve lise yıllarında arkadaşlarımızla yalnız sohbetimiz, şakalarımız, kavgalarımız değil, beraber paylaştığımız ve olduğumuz bir şeydi Fenerbahçe. Yaşamımızın içinde bu kadar istikrarlı, bu kadar belirleyici bir sevgi, mutluluk, heyecan ve üzüntü kaynağı yok. Elbette aşık oluyoruz, politik ve sosyal ihtiraslarımız, hırslarımız, kızgınlıklarımız ve umutlarımız var. Ama Fenerbahçe ilk çocukluğumuzdan beri gelen bir başka mutluluk vesilesidir. Onun maçı vardır, heyecanı vardır, o maçı izlemenin keyfi, onun üstünden yapılan sohbetlerin hayata paralel ama dışında bir yeri bulunmaktadır. Biz onun hikayesini takip ederiz, biz onun her hafta söyledikleri ile üzülür, sevinir, öfkelenir, isyan eder ve güzel bir gol ile en güzel şarkılarımızı söyleriz.

Sesi çatallı, detone, basbariton ve tenor adamlardan oluşan koca koca korolar, iş yerlerinden, okullarından, kahvehanelerinden, sevgililerinin koyunlarından kopup bir araya gelerek, boyunlarında atkılar ellerinde çakmaklar ile “Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek” diye heyhüla gibi bağırmaya başladığında, ister televizyonun başında olalım ister dünyanın öte yanında, dudaklarımız kıpırdamaya başlar, eşlik ederiz.

O şehre geldiğinde onu görmeye yüzlerinde kırışıklıklar, ellerinde nasırlarla, Kadifekale’den, Mamak’tan veya Songur’dan akın akın insanlar toplanır. Banka hesabında bol sıfırlı rakamlar olanlar, avukatlar, doktorlar, subaylar ve öğrenciler bu ülkenin en büyük toplumsal hareketinde işçilerle, işsizlerle, yeni yetme gençler ve bıçkınlarla tribünleri doldurur, her “Sarııı” sesine “Lacivert” diye salvo yaparlar.

Hepimizin hikayeleri, zaferleri, mucizeleri ve unutmak istediği büyük yenilgileri vardır. 3 – 0 ‘dan 4 - 3 olan bir maç kuşakları aşar, her jenerasyonda yeniden ve yepyeni bir güzellikle anlatılır. Son dakikada kaybedilen bir şampiyonluk bir muşta gibi kalbe yapışır, Rıdvan’ın sakatlandığı o maç rakı masalarında bir ülkenin en büyük dahisinin beklenmeyen ölümü gibi sessizce zikredilir.

Fenerbahçe bu ülkenin en güzel, en güçlü, en organize ve en büyük hikayesidir. Bu forumları, blogları, sözlükleri ve gazeteleri okuyanlar Fenerbahçeyi tanıyamaz. Ellerinde meramını anlatacak kelimeleri, hiç bir güzel cümlesi, tek bir tutkusunu ifade edebilecek sözcüğü olmayan yeniyetmelerin laflarından, sayıklamalarından bir Fenerbahçe hikayesi çıkmaz. Yeniyetmelerin bir türlü kuramadığı cümlelerden büyüktür Fenerbahçe. Forumlardan öğrenilmez. Daha önemli bir şeydir.

Fenerbahçe’nin her hafta sonu anlatacak bir kendi hikayesi vardır, bir de geniş Fenerbahçe’nin hikayesi. Geniş Fenerbahçe hikayesi Fenerbahçelilerin o çubuklu formalar üstlerindeyken veya değilken yaşadıklarından ibarettir. Aldığı ilk çubuklu formayı saklayanları, bayrağını ütüleyerek camdan asanları, yeni tanışılan birinin “Fenerbahçeliyim” dediğinizde gözünde parlayan ışığı veya daha basit şeyleri, bir maç önünde köftecinin “Allah razı olsun” diye Fenerbahçe’ye dua edişini.

Fenerbahçe koşu yollarına atılan bir pasın güzelliği olabilir ama daha çok onu izlemeye giden insanların eve döndüklerinde yüzlerinde varolan ifadedir. Maçın sonucunu takip eden hanımların çarpan kalbidir Fenerbahçe, sevdikleri adamın kalbi kırılmasın diye bir aşkla televizyonun kenarından, radyonun kanalından çubuklulara dua edenlerdir.

Fenerbahçe yoksa bu insanların bu güzel hikayeleri yoktur. Hepimiz sıkıntıdan, bedbinlikten ve umutsuzluktan ölürüz. Belki her takımın böyle hikayeleri vardır ama bu ligden Fenerbahçe’yi çıkartın, bu ligin bir anlamı kalmaz. Bu kupaların, bu maçların heyecanı ve diğerlerinin hikayeleri yok olur. Rakipler rakip olduklarını, büyükler büyük ve küçükler bir arzuları olduğunu hatırlayamaz. Fenerbahçe hepimizin kartezyon noktasıdır, orjindir, ona bakıp konum alırız.

Fenerbahçe şehirlerimizi dolaşan, insanlarımızı bir araya ve karşı karşıya getiren, kimisinin son parasıyla kimisinin binlerce lirasıyla aldığı büyük bir “yaşamı hissediyoruz” şölenidir. Onun dedikodusu bitmez. Sene sonunda yapılan her transfer onun yaptıklarıyla karşılaştırılır. Ona katılacak olanların isimleri, kim oldukları ve Fenerbahçe’nin ne yapacağı kahvehanelerden boğaz kenarındaki restoranlara kadar her yerde konuşulur. Başkalarının aldıkları kupalar bile onun yaptığı bir transferin kulaktan kulağa, evden eve yayılan gürültüsünde kaybolur. Fenerbahçe isminin olduğu her alanda herkes onla yarışır. Herkes ya onu geçtiğini ya da onun tarafından geçildiğini birbirine anlatır.

Ama hepimiz her gün bunları düşünmeyiz. Daha çok bir Fenerbahçeli olarak neler hissettiğimiz aklımızı meşgul eder. Atılan bir çalımı ne kadar beğendiğimiz, o 35 metreden atılan şutun bizi nasıl yerimizden fırlattığı, Müjdat’ın göbeğini gördüğümüzde attığımız kahkaha ve elbette Schumacher’in şapkası.

Uğur’un bize anlattıkları bu tip şeyler. Nonda golü attığında verdiği tepkinin hayatını nasıl değiştirdiği, maç sırasında yaptığı totemler ve Fenerbahçe'ye aşık olmasını sağlayan 3 – 0’dan 4 – 3 lük mucize. King Santillana “Bir Tezahürata Özlem”de şöyle diyor “Eskiden klasik mi klasik bir tezahürat vardı. Bestesi-güftesi falan yoktu. Melodisi de yoktu. Gönül vereceği takımla yeni tanışan tüm çocukların, taraftarlık müessesesine adım atacak tüm adayların ilk öğrendiği tezahürattı belki de. Oturup da düşünülerek yazılmamıştı. Zaten yazılacak bir yanı da yoktu. Maç esnasında kararlaştırılıp söylenmezdi de. İçten gelirdi, hançere patlatırdı.. Stadın herhangi bir yerinden fırlar, 2 saniyede tüm stadı sarardı.” Uğur’un o stadın herhangi bir yerde patlattığı ve sonra tüm stadı saran “Feener – Feener” tezahüratı ile yediği vurgun.

Şimdi filmi buraya bu sebeple koyuyorum. Çubukluyu izlemeyi seviyoruz. Çubukluyla anlatacak hikayelerimizi ve çubuklunun dilimize doladıklarını seviyoruz. Onun travmaları gibi travmalarımız, zaferleri gibi zaferlerimiz, heyecanları gibi heyecanlarımız var. Onunla anlatacak ve çocuklarımıza bırakacak bir takım kelimelerimiz var.

Bir filmde “çubuklu” varsa biz deriz ki o filmde bizi o filme bağlayacak bir şeyler var. İzlemediyseniz izlemeniz için aşağıda duruyor, bazen yalnız Fenerbahçelilerin anlayabileceği bazı şeyler var.



Devamı ...