3 Kasım 2012

Aziz Yıldırım Buluşması


Yaklaşık 1 hafta önce ofiste otururken, telefon çaldı, Fenerbahçe kurumsal iletişim departmanından bir hanımefendi Aziz Yıldırım'ın 1 kasım tarihinde bazı sosyal medya yazarları ile bir tanışma toplantısı düzenlemek istediğini, arkasından da Pana maçının izleneceğini söyledi. Biz de davete bu sebeple icabet ettik. Maçtan önce Aziz Yıldırım ile tanışıldı, gündelik hayat, Fenerbahçe hakkında bir sohbet edildi. Daha sonra da Pana maçını izlemek üzere Arena'ya geçtik. Orada da davet ettiler, misafir olarak da uygun bulunan yere oturduk.

Elbette olan olay ve olguları pos cihazı - kredi kartı ilişkisi içerisinde algılamaya meyyal insanlar var. Alenen papazınçayırının kulüple bir organik bağı olduğunu, büyük paralar götürdüğünü, cüzdanı doldurduğunu filan yazdılar. Baştan başlayayım kimsenin ihsanıyla cüzdan doldurmaya ihtiyacımız yok. Allah'a şükür. Kendi emeği ile çalışıp, kendi geçimini sağlayan insanlarız. Mesleğimizden paramızı kazanıyoruz.

Ancak diğer insanlarla ilişkisini bu şahsi menfaat, cüzdan, banka hesabı üçgeninde görerek, buradan bir şeyler çıkartmaya çalışmak bazıları için daha kolay oluyor. Akli melekelerini "BDP'linin hakkını savunuyorsa PKK'lı, 29 Ekim bayramındaki göstericilerin haklarından bahsediyorsa ulusalcı, türbanlıların haklarından bahsediyorsa cemaatçi / akpli" gibi bir düzleme teslim etmiş, bu düzlem içerisinde yaşayanlar için her şey çok "net."

Hatta daha normal şartlar altında böyle bir şekilde durumu izah etmeyecek insanlar da konu kendi nefret ettikler, ötekileri olduğunda bu yola gayet rahat girebiliyorlar. Örneğin Fikret Orman'ın Beşiktaşlı blog yazarlarını çağırıp onlarla sohbet etmesi güzel bir olaydır. Galatasaray'ın kurumsal hesaplarını yönetenler "bağımsız blogger, serbest gazeteci" olarak arz-ı endam edebilir. Buralarda sorun yok. Fenerbahçe başkanı iki kişiyle yanyana gelse, büyük bir nefret söylemi / dalgası bir anda ortaya çıkıyor, yönlendirilmiş bir kampanya ile birleşen bu nefret de insanlara haksızlık olarak kendisini gösteriyor.

Başkasının hakkının savunulmasını veya nefret ettiği birine haksızlık yapılmasına karşı koyulmasını ancak menfaat üzerinden algılayabilecek bir ahlakla da birlikte yaşıyoruz. Bu zihniyete göre artık kendisinin ötekisi kimse, onun hakkı savunulamaz. O zaten "pkklı, bölücü, zerdüşt, ulusalcı, darbeci, ermeni, afedersin rum, komprador burjuva" olduğu için hakkının savunulmasını hak etmez. Böyle bir hak yoktur. Onun hakkını savunan da ondan çeşit çeşit menfaat buluyordur.

Elbette bu mantığın doğal arazları var, o arazları da görmek için dahi filan olmak gerekmiyor. Bir hakkın varlığını, ötekinin bizzatihi kimliğine ve kendisinin öteki ile kurduğu duygusal bağa bağlayan adam esasında hak bilincine filan da sahip değildir. Bizimkilerin hakkı olsun, ötekilere de ne yapılırsa müstehak algısında hayatını devam ettiriyordur. Böyle bir düşmanlık kültünün artık normalleştiği topraklardayız.

Ama bir es verip kısa kısa geçeyim,

Galatasaray başkanı blog yazarları ile yemek yiyemez mi? Yer? Yemek hakkıdır. Galatasaray Başkanı davet ederse sosyal medyadaki arkadaşlar oraya giderler, hiç sorun sıkıntı yok.

Hatta geçtim blog yazarlarını örneğin Galatasaray Başkanı şampiyonluk kutlamasını medyanın mümtaz simaları olan, 3 Temmuz sürecinde her tür manipülatif haberi yapmış insanlarla da birlikte olabilir. Daha da ilerisinde bizzatihi sahtekarlık, dolandırıcılık suçundan hüküm giymiş adamlarla el sıkışabilir. Siz bu adamları "paralı askerleeer, ne oldu adam beee" derken gördünüz mü? Mesela 12 Numara'ya yönelik söylenenlerin onda biri bu adamlara söylendi mi? Hayır. Neden? Çünkü bu adamların böyle bir derdi yok. Rasim Ozan Kütahyalı, Mehmet Baransu gibi adamların yazılarını keyifle paylaşıp, Mehmet Berk'in yüzde 90'ını yalan ilan ettiği haberlerle kamuoyu algısı yaratmaya çalışanlar için ağızlarını açmazlar. Kendisine yarıyorsa eyvallah, kendisinin ötekisi ise her tür iftira, yalan, dolan, spekülasyon bunlara mübah. Vaka bu.

Mehmet Ali Birand'ı biliyorsunuz. Kendisi fanatik Galatasaraylı, bizzatihi Galatasaray'ın yöneticilerinden. E kardeşim Mehmet Ali Birand aynı zamanda bir yayın organının da yöneticiliğini yapıyor. O yayın organı da olmadık haberler yapabiliyor. Siz bu "hassas" kantarların hiç o tarafı tarttığını gördünüz mü? Göremezsiniz. Çünkü bunlar için bu mübahtır, yeter ki düşman olduklarının lehine bir şey söylenmesin, edilmesin.

Bakın baştan söylüyorum, spor kulüpleri yöneticileri taraftarlarla, yazarlarla, çizerlerle, gazetecilerle bir araya gelebilir. Onlarla oturur, yemek yer, düşüncelerini paylaşır. Bu durum da doğaldır. Hatta yapılması gerekir, geç kalmış bir adımdır.

Galatasaray başkanı yazarlarla, çizerlerle, tribüncülerle herkesle oturur, kalkar. Kimse kimseye paralı asker demez, şahsına yönelmez. Niye yönelsin? Elbette bunu yapacaklar. Ama bahis konusu Fenerbahçe başkanı olunca, hakaretin iftiranın bini bir para. Komprador burjuva diyen çıktı, sanki spor kulüplerini bu amana kadar Subcommandante Marcos yönetiyordu da, bir Aziz Yıldırım burjuva. Şu nokta önemli, Fenerbahçe ne yapsa bir telin, karalama bombardımanından geçiyor, bu da böyle yansıtılıyor.

Böyle bir nezaket buluşmasından bir banka kartı hikayesi çıkartmak, bir kulübün başkanını herkesi satın almaya çalışan, birilerini satın almadıkça kimsenin yüzüne bakmayacağı bir kredi kartı, yanındaki herkesi de pos cihazı olarak görmek sapıtmış bir kafa yapısıdır. Biz bu blogda 3 temmuz sürecinde ne söylediysek doğru olduğuna inandığımız için söyledik, yetmedi uyguladık. Bugün bu sözlerin doğru olduğu, dava sürecinde bir çok manipülasyonun döndüğü, davanın şikeyle mikeyle değil siyasi saiklerle açıldığı, dava sürecinde adil yargılanma hakkının ihlal edildiği, davanın hukuk mantığından uzak yürüdüğünü herkes kabul ediyor.

Bu itirazları zamanında yapanlar, sadece biz değil, gittikçe genişleyen ve bir çok insanı barındıran bir büyük fikir birlikteliğinin parçaları, bu süreçte her tür ötekileştirmeye de maruz kaldılar. Hakkımızda yalanlar da söylendi, iftiralar da atıldı, nefret söyleminin her çeşidini gördük. Arkadaşlarımız alenen tehdit edildi. Belli medya gruplarının yayın organlarında insanlar belirli davalarla ilişkilendirilmeye çalışıldı. Bazı yerlerden mesajlar gönderildi, susulması, konuşlmaması istendi. Bedel ödemedik mi, ödedik, ödüyoruz. Pişman mıyız? Asla. Çünkü bu fikirler, bu fikirleri savunan insanlar, bu kocaman kitle, yerleşik medyayı, medya üzerinden manipülasyon yapanları, kendisini elinde tuttuğu medya ve diğer iktidar organları ile herşeyi yapabilecek bir güç odağı olarak görenlerin hayallerini söndürdü. Yendik. Ellerindeki manipüle edilmiş veriler, türlü çeşit iftira, yalan yanlış bilgi ile bir koca halkın algısını değiştirip, insanların boynuna idam ipi geçirmeye çalışanlar bunu başaramadı. Kalbine, fikrine inanan, bunun için sokağa çıkan, yazı yazan, haykıran yüzbinlerce insan kazandı. Biz o insanlardan daha önde de değiliz. Aylarca çalışan, okulunu işini bırakıp sabahlayan, bir pankartla armanın peşinde kilometreler kateden tribün emekçilerinden, hayatında ilk kez, biber gazı yiyeeceğini bile bile sokağa çıkıp kalbindeki haykırmak isteyen münferit vatandaşlara kadar büyük bedeller ödeyen herkes de bizden çok alkışı, tebriği hak ediyor.

Bu büyük bir lokmaydı. Boğazlarına oturdu. Birilerinden çıkarmak istiyorlar. Biliyoruz ki yazdığımız yazılara, ilkelere itiraz edemeyenler, kişiliğimize saldırarak, bu kişiliği tahrip ederek sözün gücünün azalması için çalıştılar, çalışıyorlar. Elbette bunu yapacaklar. Fikre cevap veremeyen insanlar o fikri seslendiren ağızları susturmaya çalışırlar. Şiddetin bir çok yolu var. Bu bizzatihi hiyerarşik sansürle olur, "bunlar darbeci, bunlar ezidi!!" diye gürlemek ile olur, tenis maçındaki adamı "terörist holigan" ilan etmekle veya buna alkış tutmakla da olur. Bu bazen, diğer insanlar hakkında iftiralar atarak, onların yaşam alanlarına yönelerek gerçekleşir bazen de bizzatihi ona saldırarak hayat bulur.

Bu bu ülkede bir şey söylemek isteyen herkesin şu veya bu şekilde karşılaştığı bir somut durum. Bunu bir boyutta bir yerlerde fikir ifade etmiş, o fikri de kamusallaşmış, geniş kesimlere ulaşmış herkes yaşıyor. Yaşayacak. İdeal zeminde, fikirlerin tartışıldığı, spekülasyon yapmadan önce insanların diğerlerine hüsnüniyet ile soru sorduğu, fikrini gene bu iyi niyet temelinde ifade ettiği bir dünyada yaşamıyoruz. Tersine insanların kamplara bölündüğü, öteki kampın düşman unsur olarak görüldüğü, düşman unsurdan nefret etmenin ve ona her yolla zarar vermenin de geçer akçe olduğu bir zeminimiz var.

Bunu bilinçli olarak, bir araç olarak yapan, bu zemini kullananları biliyoruz. Adam tam da karşıdakine zarar vermek için rasyonel olarak hesaplayarak bu tekniği uyguluyor. Ona yapacak bir şey yok. Bir de düşmanlıktan gözü dönmüş, spekülasyonu, yalanı, iftirayı kendine liman bellemiş, bir maddi çıkar olmadıkça kimsenin yanyana gelmeyeceğine inanan, öteki gördüğü insanların ancak maddi çıkar ve diğer olaylarla savunulabileceğine biat etmiş zihniyet var. Onları da tatmin etmek kolay değil ama söyleyelim evet como gölünde villa, yelkenli.

Buraya kadarını da şundan yazdım, biliyorum ki iyiniyetli, meraklı arkadaşlar var. Onlar da bu sesleri duyuyor, şaşırıyor, olayı öğrenmek istiyorlar. Yaşadığımız durum öyle kozmik bir olay değil. Yukarıda anlattığım şekilde geçen 3 Temmuz sürecinde yaşananların neden olduğu, teşekkür, tanışma, görüşme ziyareti. Bu haliyle de ince, zarif bir şey. Çok takılmaya gerek yok ama, madem takıldık, olayın aslı astarı budur diyelim, geçelim. Konuşacak daha önemli şeyler var.

Devamı ...

9 Temmuz 2011

Bu ne tahammülsüzlük?



"Burası Kapalı" blogunda yazan Molozstash, "Papazın Çayırı'nda Oturdum Ağladım" başlıklı yazısında özetle şunu diyor:

"Artık can sıkıcı olmaya başlayan bir konu var: “Aklı başında insanların yazdığı akıllı uslu” blog görünümünde yıllardır takılan Papazın Çayırı’nın tavrı."

"Papazın Çayırı’ndaki arkadaşların Aziz Yıldırım’a biatı öyle bir noktadaymış ki, Aziz Başkan’a bunları hiç yakıştıramıyorlarmış demek. İlk günden itibaren söylenegelen, ama sonrasında dile getirilen argümanlarla laf-ı güzaftan öteye gidemediği görülen “Şike yaptıysak küme düşelim” cümlesinden başka bir şey göremiyoruz."

"Daha anlamadan dinlemeden, ilk günden düzenlenen yürüyüşler, şimdi kendini “Başımızı eğmiyoruz” hareketine bırakmış durumda. Bir yandan delillerin sızdırılmasına karşı çıkarken bir yandan da “eee deliller bu kadar mıymış” demekteki çelişkiyi bile fark etmiyor arkadaşlar. Zamanında kendi şampiyonlukları tehlikeye girdiğinde Hasan Kabze’nin son saniye golünde şike arayanların şimdi Yıldırım-Özgener arasında geçtiği söylenen hakem atama diyaloglarını, fotoğraf dizilerini bir yandan yetersiz bulmalarını, bir yandan da delillerin sızdırılmasına kızgınlıklarını ibretle izliyoruz. Çok net bir şekilde belli ki Emniyet de bu toplumsal baskının farkında, medyaya bir miktar delil sızdırmadığı müddetçe “neden başkanımız içerde kardeşim?” isyanının büyüyeceğinin farkında ve bu yüzden gıdım gıdım ipucu salgılıyor medyaya. Bu deliller de sızdırılmasa kim bilir neler yapacaksınız?"
Böyle geniş geniş alıntılıyorum, çünkü Molozstash esasında bize bir kolaylık yapmış, bu zamana kadar twitterdan, şuradan buradan gelen eleştirileri -hem de pek küfre sığınmadan- toplamış. Bu insana hepsinin üstünden geçme fırsatı veriyor.

1- Aziz Yıldırım'a biat ne demek? Bu blogda Aziz Yıldırım hakkında bir çok yazı yazıldı bunların arasında "biat" olarak adlandırılabilecek bir tane yazı yok. Buyursun baksınlar, (bkz: http://papazincayiri.blogspot.com/..aziz yıldırım) Kaldı ki Aziz Yıldırım biatı da kafadan kötü bir şey değildir. Bir Fenerbahçelinin herhangi bir Beşiktaşlıyı "Yıldırım Demirören biati" içerisinde olmakla suçlamasından da ileri gitmez. Biat ne lan?

Ancak bu iddia bize sizin hakkınızda bir şey söyler. Aziz Yıldırım'a gerek yönetim stili, gerek anlayışı, gerek yaptığı somut olaylar üzerinden bu kadar eleştiren insanları biat etmekle suçlayabiliyorsanız gerçeklerle artık bir ilişkiniz yoktur. Gerçek umrunuzda değildir. Çünkü bu iddia apaçık yalandır. Bir yalanı karşı tarafa isnad etmenizin de tek bir sebebi vardır, onun itibarını zedelemek, hakaret etmek. Şurada onca yazı var, adam çıkıp da şu yazıda Aziz Yıldırım'a şunu demeniz şu sebeple yanlış diyemiyor kafadan topluyor, kendi kafasındaki Fenerbahçeli steorotipine bizi oturtmak için şablondan geçiriyor "Aziz Yıldırım biati!" İki cümlede yaptığı bu esnekliğin apaçık yalan olmasından başka da elinde hiçbir done bulunmuyor. Biz de bunu kabul edicez. Yok ya? Bu kadar temel, hızla ispatlanabilir bir konuda yalan söyleyen bir insanın karakterine, ahlakına güven erozyonu yaşamaktan başka bir şey yaşamıyoruz.

2- "'Şike yaptıysak küme düşürelim'" cümlesinden başka bir şey göremiyoruz" doğru, çünkü şike yaptığımıza dair hiçbir delil göremiyoruz. Görsek onu da yazacağız, kimse merak etmesin. Basına sızdırılan polis fezlekesinden copy pastelerin hiçbirinin içerisinde 6222 sayılı yasada geçen suçun işlendiğini gösterecek, bu isnada inanmamıza neden olabilecek bir olay, olgu, delil, somut hiçbir durum yok. Nitekim durum o vahimlikteki, burada kaç tane yazı yazıyoruz, yazdığımız yazılara "arkadaş böyle diyorsun da bak şu var, bu da şikeyi ispatlıyor" diyemeyenler, twitterdan, şuradan buradan hakaret edip, "Aziz Yıldırım biatı, can sıkıcı nokta, Azize şikeyi mi yakıştıramıyorsunuz"dan mürekkep argümanlarla bir sayfa yazı yazmak sorunda kalıyor. Biz soru soruyoruz. Soru da mı sormayalım? Yani Aziz Yıldırım'ın şike yaptığı ve Fenerbahçe'nin küme düşürülmesi için tek bir delil bile gerekmiyorsa, tek bir somut olguya bile ihtiyaç yoksa, bu iddia kurulduğu anda hemen hüküm verilip, infaza geçilmesi gerekiyorsa, biz bu yemeği yemeyeceğiz. Niçin böyle bir salaklık yapalım?

Ben de Veli Küçük'ten ölümüne nefret ediyorum. Kendisinin bir hapis cezası almasını da isterim. Ancak bunun aceleye getirilmesi için bir çabam, heyecanım yok. Veli Küçük'ün suçları delillerle ispatlanmalı, mahkeme safhasından geçmeli ve geçiyor. Çünkü ancak böyle hem suçlar ortaya çıkacak hem de toplum tatmin olacak. Mahkeme safhası bunun için var. İddianın ispat edilmesi, suçların ortaya çıkması, suç yoksa da masumiyetin mahkeme kararıyla kesinleşmesi için. Aynı şeyi neden Fenerbahçe veya Aziz Yıldırım için lüks kabul edeyim? Hukuk kuralları sadece sevdiğimiz insanlar için geçerli değil, sevmediğimiz insanlar için de geçerli. Kanun önünde bütün insanların eşit olduğu ilkesini, adil yargılanma hakkını, hükmün ancak bağımsız yargı tarafından verilebileceğini, herkesin savunma hakkı olduğunu, suçu ispatlanana kadar herkesin suçsuz olduğunu ve daha bir çok ilkeyi demokratik toplumlar boşa müktesabatlarına almıyorlar. Bunun arkasında binlerce yılda onbinlerce insanın yaşadığı acıların deneyimleri var. Sevmediğimiz islamcılar için, sevmediğimiz aleviler, kürtler için, sevmediğimiz solcular için, sevmediğimiz sağcılar için hukuku bir kenara atarsanız, Menderes'i de abuk subuk bir davadan asan, Deniz Gezmiş'in idamına da "nasılsa komünist" diye parmak kaldıranlarla aynı safa düşersiniz. Onlar da sevmiyordu, onların da mahkemeye ve hukuk kurallarına ihtiyaçları yoktu, onlar da karşıdakini zaten oluşuyla suçlu kabul ediyordu ve onlar da hükmü infazda acele ettiler. Ortaya çıkardıkları eserden bir ders alınması da mı gerekmiyor?

3- "Bir yandan delillerin sızdırılmasına karşı çıkarken bir yandan da “eee deliller bu kadar mıymış” demekteki çelişkiyi bile fark etmiyor arkadaşlar."

Çünkü bir çelişki yok. İkisi ayrı konu. Ben mi delilleri sızdırıyorum? Papazınçayırı mı delilleri ele geçirip medyaya servis ediyor? Çelişki benim deliller sızdırılmasın diyip delilleri sızdırmamla olur. Aynı hukukun delillerin sızdırmasını yasaklaması ancak eylem ve işlemleri hukuka uygun olması gereken idarenin de delilleri sızdırması gibi.

Delillerin sızdırılmaması lazım, bu birinci gerçek, kimsenin böyle bir hakkı yok. İkinci gerçek de şu: AMA DELİLLER SIZDIRILIYOR! Gazetelerde çarşaf çarşaf konuşmalar yayınlanıp, Aziz Yıldırım'ın eşgal fotoğrafı bile manşetleri süsleyebiliyor. Sızdırılan delilleri herkes gibi biz de okuyoruz ve ilginç tarafı bu deliller şikeyi ispatlamıyor? Buna gelen açıklama şu "bütün delilleri sızdırmıyorlar" Peki. Bütün delillerİ medyaya servis etmiyorlar ancak nedense şike olduğunu açıkça ispat edecek delilleri de bir türlü vermiyorlar. Bilinçli olarak şike olduğunu ispat yeterliliğine sahip olmayan delilleri medyaya sızdırmaları nasıl bir "stratejik akıl" gerektiriyor? Kamuoyu, karşılarına geçsin, insanlar isyan etsin mi istiyor bu delilleri sızdıranlar? Elbette hayır. Amaçları molozun da yazdığı gibi kamuoyunu ikna etmek, kamouyonu ikna etmek için de eldeki delilleri sızdırıyorlar, ancak deliller yetersiz, kötü. Bizden şunu talep ediyorlar hem delillerin sızdırılmasına karşı çıkmayalım, madem çıkıyoruz çıkan deliller hakkında da konuşmayalım. Niye? Hayırdır? Keyfinizi mi kaçırıyoruz? Cambaza bak oyununu mu bozuyoruz? Kafadan polis tutukladı, işte deliller, mükemmel, sanat eseri gibi bir soruşturma, bence mahkemeye gerek yok hemen hüküm versinler Baransu - Kütahyalı hattına sığınıp alkış mı tutalım? Ahmet Şık tutuklandığında kafadan "deliller mükemmel, çok ciddi" diyen adamların, sorgu tutanakları çıkınca gerçek ortaya çıkacak gazları gibi - ki hala ortaya ciddi bir şey çıkmadı- gazlarla hareket etmeye mahkum muyuz? Bu kadar aptal adamlar olmamakla suçlandığımız için utanmıyoruz, gurur duyuyoruz.

4- "Zamanında kendi şampiyonlukları tehlikeye girdiğinde Hasan Kabze’nin son saniye golünde şike arayanların şimdi Yıldırım-Özgener arasında geçtiği söylenen hakem atama diyaloglarını, fotoğraf dizilerini bir yandan yetersiz bulmalarını, bir yandan da delillerin sızdırılmasına kızgınlıklarını ibretle izliyoruz"

Biz de sığınacak son limanının yalan olmasını ibretle izliyoruz. Papazınçayırında Hasan Kabze'nin son saniye gölünde şike arayan bir tane yazı yok. İçinde Hasan Kabze geçen tek yazı var "Son 20 yılın 20 trajedisi" Onda da Fatih şunu yazmış: " 14 Mayıs 2006 Denizlispor - Fenerbahçe Maçı: Beşiktaş-Galatasaray maçına bakıp Denizli'de beraberlik bile bizi şampiyon yapacak diye düşünürken Hasan Kabze'nin son dakika golüyle içimde oluşmaya başlayan "acaba" soruları bir hafta sonra gerçeğe dönüştü. Maç sonrası sarı-lacivert kalabalıkların içine karışmayı düşünürken sarı-kırmızılı kalabalığın arasından sıyrılmaya çalışmak, maça dair bir sene boyunca hiç bir şey okumamak, görünütülerini izlememek, uzun süreli bir inkar dönemini ancak yüzüncü yıldaki şampiyonluk sonrası kabullenmeye cesaret edebilmek."

Bu paragraftan şike imasını Celalettin Cerrahlanmış bir akıl bile çıkaramaz, Saadettin Tantan operasyon teknikleri bile bulamaz.

Şimdi yazının başlığı Papazın çayırı'nda oturdum ağladım, yazının başında iftira var, sonunda iftira var ama yazıda ne papazda bangır bangır sorulan sorulara bir cevap, ne delillerin yeterli olduğunu gösteren tek bir durum, ne de yazdığımız herhangi bir şeyin haksız olduğunu gösterecek tek bir argüman var. Yalan, iftira, toptancı genellemeler, "hem delilleri sızdırmasınlar diyorsunuz hem de deliller yetersiz diyorsunuz bu çelişki" sahteciliği ise bir insanın bütün yazabildiği, bu aczide muştalamak lazım, hiç merak etmeyin bu gidişle papazınçayırı daha canınızı çok sıkacak, çünkü hakikatten başka bir şey söylemiyoruz, kulaklarınızı da kapatsanız kalbinizin sıkışması bundan.

Devamı ...