23 Mayıs 2012

Fenerbahçe Tarihi ve Lânet Okunan Bir Pencere



Önce peşrev...

Senelerdir verdiği uğraşını, forumlardan gazetelere, gazetelerden televizyonlara taşıyan bir zat, Fenerbahçe'nin tarihi hakkında atıp tutmaya devam ediyor. Bir sene söylediği, diğer seneyi tutmuyor ama olsun. Bu memlekette fikri takibi görmek, Şirinler'i görmek kadar zordur zaten.

Tarihte devlet/ordu dinamikleriyle ilişkide olan kitle örgütlerinin (bilhassa Türkiye gibi arşivleri kapalı ve yazılan hatıraların % 60'ı yalan olan ülkelerde) bihakkın değerlendirilebilmesi çok zor. Bu analizleri yaparken bir noktadan sonra mecburi bir sığlık ile karşılaşıldığı için derine dalma imkanı olmuyor. İşte spor kulüpleri de bu çizelgenin tam ortasında.

Kuluçkadan yeni çıkan yumurta, Atatürk'e suikast suçlamasıyla asılan Doktor Nazım'ın Fenerbahçe ile ilişkisi. Buna ve bazı yan etkenlere bakıldığı zaman görülüyormuş ki Fenerbahçe "İttihat ve Terakki Cemiyeti / Fırkası" içerisinde önemli bir yere sahip olmakla kalmayıp, bu kimliği içselleştiriyormuş.

Ha, öyle mi? Bu şekilde bakacak olursak, yukarıdaki fotoğrafı da Galatasaray mı, misafir etmekle yetinmeyip içselleştirmiş? Efendim?



İkinci peşrev...

1926 yılında devrim hükümetinin büyük çaplı bir operasyonu sonucu, komitacılığa tutunması muhtemel İttihatçı kadrolar neredeyse bire kadar kırıldı. İzmir suikastı davasının uzun boylu bir tasfiye hareketi haline geldiğini, hatta hükümetin her şeyi bildiği halde müdahale için "Kara Çete"nin toplanmasını beklediğini artık hemen herkes kabul ediyor.

"Asarsak yabancı ülkeler, sivil toplum örgütleri ayağa kalkar" dendiği için Atatürk'ün "Bir asın bakalım, ne olacak?" dediği öne sürülen eski Maliye Nazırı Cavid Bey'in hiç uğruna ipe çekildiği kabul görüyor.

İstiklal Harbi Paşaları'nın, yani Kazım Karabekir'in, Ali Fuat'ın, Refet'in, Cafer Tayyar'ın Gazi Mustafa Kemal'in Ali Fuat Paşa'ya söylediği "Paşaları senin hatırın için astırmadım" kıyağı (ve biraz da halkın yüksek sevgisi) ile kurtulduğu biliniyor.

Ha keza, Doktor Nazım'ın da suikast ve benzeri işlere pek de bulaşmadığı ama uslanmak bilmez teşkilatçılık sevdasından vazgeçmediği yazılı. Bunun yanına tramvaylarda, vapurlarda bağıra bağıra "Gazoz Paşa" - "Sarı Paşa" diyecek kadar kendinden geçmesi de eklenince ilmek boynuna geçiveriyor.

Zaten ikinci davalar da İzmir'de değil, "suikast" işinden adeta ayrılarak, Ankara'da görülüyor.

(İlk parti idamların nasıl gerçekleştiğini görmek isteyenler buraya ve buraya bakabilir.)

Velhasıl Fenerbahçeli Doktor Nazım'ın Atatürk'e suikastten asılması ya da Galatasaray Lisesi'nin Fransız yapışkanlığı, alabildiğine uzatılabilecek konular. Peki bu ülkede o bilgi yetkinliğine sahip, her şeyi ortaya koyarak tartışabilecek kaç kişi var?

Koca bir lisenin "öğrencileriyle beraber" vatan haini olması mümkün mü?

Doktor Nazım, İTC/F'nin içerisinde iken Fenerbahçe'ye bir örgütlenme imkanı olarak baktı diye Fenerbahçe'nin "İttihatçı" olduğunu söylemek mümkün mü?

Neymiş, Elkatipzade Mustafa ve Sabri Toprak da Fenerbahçe'deymiş. Ee, ne yani?

Sabri Toprak, Atatürk'ün en yakınında olan isimlerden birisiydi. İttihatçı A takımını tasfiye eden Atatürk'ün Sabri Toprak'a kabinede görevler vermesi hangi mantığa sığıyor?

Bırakalım onu, Elkatipzate Mustafa'ya bakalım. Nur içinde yatsın; bu adam onca servetine rağmen, eline süpürgeyi alıp kulübün içini dışını süpüren bir insandı. Kulüp her dara düştüğünde malını mülkünü satıp savıp yardıma koşardı. Bu ilişkiyi siyasi bir temele indirmek bu kadar kolay mı?

Kolaysa, bir kolaylık da bizden olsun.

Yukarıdaki fotoğrafın çekildiği yer İstanbul. Ön planda atın üzerinde yürüyen subay ise ülkemizin "Batıya Açılan" penceresine gelen bir misafir. Tövbe, sadece oraya değil. Komple ülkemize gelen bir misafir ama öyle böyle misafir değil. 25 Kasım 1918'de İstanbul'a ayak basan İşgal Orduları Kumandanı Fransız General Franchet d'Esperey. Breh breh breh...

Gerçi kendisi bununla yetinmiyor. İlk girişi çok sönük bulduğu için, bu kez 8 Şubat 1919 yılında Fatih Sultan Mehmet’in şehre girdiği kapıdan, surlar içerisinden yine bir atla, Türk bayrağını çiğneyerek geliyor. Siz bakınız, ilk geliş 1918.

Ama ondan önce aşağıdaki ilk metin. Tarih 27 Aralık 1919. Mustafa Kemal Paşa, Ankara'ya varmış. Halka konuşma yapıyor. Ve diyor ki:

“Tekrar ediyorum, aleyhimizde serdedilen mütalaat yanlıştır. Bu hakikat tarihen ve mantıkan sabittir. Bu hususu yalnız garba değil, hatta vatandaşlarımıza da ehemmiyetli bir surette ihtar etmek lüzumunu hissediyorum. Çünkü nadirattan olmakla beraber teessüfle işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya hiss-i milliden mahrum kalmış olması lazım gelen bazı şahıslar, ecnebilerin aleyhimizde serdettikleri ithamatı reddetmedikten başka vatanlarını, milletlerini kabahatli göstermekten çekinmiyorlar. Hâlâ bugün, sultani mektebinin salonlarını aleyhimizde konferans verdirmek için ecnebilere küşade bulunduranlar var, bu gibilere lanet…” (*)

Aşağıdaki metinlerin tarihi ise 25 Kasım 1918. Konuşmaların kimlere ait olduğu yazılı:

Salih Arif Bey (Galatasaray Lisesi Müdürü)
“Askeri meziyetleri bütün dünyaca tasdik edilmiş olan büyük bir komutanı selamlamak bizim için büyük bir bahtiyarlıktır. Vaktiyle Fransa’nın yardımlarıyla yapılan bu mektep memleketimize birçok önemli şahsiyetler yetiştirmiştir. Bu mektebin eski bir talebesi olmam hasebiyle müessesedeki uygulamaların izini takip etmeye çalıştık. Şu dakikada yanınızda bulunan sekiz Fransız öğretmen, bu müessesenin içinde kendilerini o güzel memleketinizde imiş gibi farzetmekte olduklarını müttefik olarak zat-ı âlilerine beyan edeceklerdir…” (**)

General Franchet d'Esperey (Müttefik İşgal Orduları Kumandanı)
“Mektebinizin müdürü Salih Arif Bey, Fransız öğretmenlere gösterdiği kolaylık ile minnettarlığımızı kazanmıştır. Fransızlar tarafından kurulan Mekteb-i Sultani, mevcudiyetini merhum Sultan Abdülaziz’e borçludur. Sultan Avrupa’daki dengeleri kollamak suretiyle nasıl tavır alacağını pek güzel takdir edebilmiş ve Almanya ve Avusturya yerine, Fransa ve İngiltere’nin yardımını kabul etmişti. Maalesef halefleri kendisi gibi olamadılar… Siz gençler, yeni padişahınızı takip ediniz… Binaen-aleyh mektebin ve bilhassa müdür Salih Arif Bey’in minnettar kaldığımız bu muamelesini ilelebet unutmayacağım gibi bunu memleketimde anlatmayı bir görev addedeceğim.” (**)

Şimdi bu zatların Fenerbahçe'ye bakış açısıyla göz atacak olursak, saniye beklemeden şunu diyebiliriz:
"Mekteb-i sultani vatan hainidir"

Ama demeyeceğiz. Çünkü biliyoruz ki okul duvarından kaçıp cepheye gidenler de cephede şehit olanlar da vatan evladı öğrenciler.

Ha, maksat analiz yapmaksa, yapalım.

Maksat karanlık yanları ortaya çıkartmaksa, çıkartalım.

Hiçbiri değil de maksat sallamaksa ona da varız. Biz her şeyi izah ederiz.

Sadece bir tek şeyi merak ediyoruz. Siz Fenerbahçe'ye baktığınız gibi kendinize bakınca şu satırları nasıl izah ediyorsunuz?

Kestane kebap, acele cevap.

"Bu arada Mekteb-i Sultani’de hedef haline gelmişti. Okulun önce İngilizler tarafından sonra da İtalyanlar tarafından işgal edileceğini öğrenen dönemin müdürü Salih Arif Bey soluğu Fransız Sefaretinde almış ve zaten var olan iyi ilişkilerine dayanarak işgallerin önlenmesini istemiştir. Fransız sefareti, Paris’ten aldığı talimatla tüm işgal komutanlıklarına okulun Fransa tarafından işgal edildiğini, orasının artık Fransa toprağı olduğunu hatırlatmış ve okul böylelikle koruma altına alınmıştır!" (**)

(*) Gazi Mustafa Kemal, Büyük Nutuk, Vesika No. 220

(**) Prof.Dr.Vahdettin Engin, 1868’den 1923’e Mekteb-i Sultani

Devamı ...