3 Temmuz 2014

3 Yıldır Çapulcu


Özel yetkili mahkemeler ve savcılarla yürütülen tüm davaların medya yalanları, iftiralar, sahte deliller üzerine inşa edilmeye çalışılan linç ve tasfiye operasyonları olduğu artık bir rivayet değil, faillerinin bile itiraf ettiği buz gibi bir hakikat. Yıllar sonra bu özel yetkili operasyonlarda geldiğimiz noktada, adaletin muktedirin çıkarları ve hesapları doğrultusunda bir çeşit ‘doldur boşalt' alanı olduğunu anlamamızı sağlayan pek çok durum bir film şeridi gibi gözlerimizin önünde geçip gidiyor...

3 Temmuz vakası da kendi içinde hala açıklanmayı bekleyen tonlarca rivayeti ve üstü AK kapaklarla örtülmüş pek çok hakikati barındırıyor. Operasyonun ilk aylarında devletin bir bakanının, daha iddianame aşamasına gelinmemişken söylediği ‘çok ince ayarlı bir operasyon yapıyoruz’ itirafı bile tek başına Fenerbahçe’yi bir şike davasının sanığı değil, daha büyük bir 'adalet şikesi'nin bir tanığı yapmaya yetecek veriye sahipti aslında. Bunu görüp de duruma objektif kalamayanlar daha o zamanlardan beri itiraz edip direnmeyi seçti. Bu sayede muktederin 3 ayda unutulur sandığı bir olay 3 yıldır unutulmadı. Belki de en önemlisi, gerçekten 3 ayda unutulanların hatırlanmasını ve unutulmamasını sağlayarak adalet umudu oldu.

Fenerbahçeli taraftarlar muktedir karşısında ‘çapulcu’ mertebesine daha 3 yıl önce eriştiğinde o sırada ‘direniş’ gibi bir kavram henüz objektiflerin ve futbol romantiklerinin Türkiyeli kulüp taraftarlarının ağzına pek de yakıştırmadığı ucuz bir jargondan ibaretti.

Çünkü maalesef, o yıllarda ‘yandaş medya’ kavramı hemen hemen her objektif kesim tarafından yerden yere vurulan, bütün kötülüklerin anası sayılan bir şeytan olmayı şimdiki gibi sürdürse de henüz ‘penguen medyası’ gerçeğiyle toplumsal olarak yüzleşilmemişti. Bu yüzden, mesela 500.000 insanın protesto için çoluk çocuk köprüye yürümek istemesi ve gaz bombalarıyla durdurulmalarını yandaş medyanın görmezden gelmesi ve bu duruma isyan edenlerin nezdinde tüm direnişçileri yandaş medyanın sefil argumanları eşliğinde ‘şikeyi örtbas etmeye çalışan çapulcular' olarak küçümsemek henüz objektiflikten sayılıyordu.

Hatta o yıllarda penguen medyasının etkisine karşı hepimiz o kadar güçsüzdük ki aramızdaki en delikanlılarımız bile, öz evlatlarını zindana atıp bir de itibarlarını aşağılık bir adalet şikesine oyuncak eden özel yetkili faşizme dur demek yerine, savunmasız insanlara ‘aklanın da gelin’ diyebilmişti.

Neyse ki Gezi Direnişi sayesinde, bir kaç ağaç, güzel bir park ve koca bir ülke için özgürlük, barış ve adalet talebiyle direnmenin şahane duygusunu yaşayan yeni bir nesil doğdu. Böylece Gezi direnişini deneyimlemiş insanların, Fenerbahçe’yi parkı, semti, ülkesi, özgürlüğü olarak görenlerin 3 yıldır gösterdikleri direnişi anlamalarını kolaylaştıracak bazı duygular yeşerdi.

Öte yandan, iktidarın yıllardır paralel koalisyon ortağı olan ‘the cemaat’le düştüğü husumet sonrası adeta 'gerçeğin pornografisi' olarak ortaya serilenler, Türkiye'de neredeyse bütün 'saf'larda eksen kaymasına yol açarken, başından beri gücünü haklılığından alan Fenerbahçe'nin bu kara deryalarda 'adaletin Fener'i olması da rastlantı sayılmamalı. Bu durum da sebep-sonuç ilişkileri üzerinden uzun yıllar kafa patlatılacak bir olguya çoktan dönüşmüş durumda.

Aykut Kocaman’ın yine o günlerde dediği gibi, neyse ki ‘gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi bir huyu var.’ Şehirlerini, semtlerini, parklarını, ağaçlarını, emeklerini, kulüplerini yağmalayanların kurdukları düzene karşı bütün direnenleri tarih elbet yazacak.

Muktedirin kirli ayak oyunları karşısında objektif kalamayarak, karşı çıkıp direndiği için ‘çapulcu’ diye yaftalanmanın onurlu zevkini yaşamış, her renkten bütün güzel insanların, 3 Temmuz Direniş Bayramı kutlu olsun…

Devamı ...

20 Haziran 2013

#DirenGeziParkı - "Sayın Başkan"


"Bırak bizi konuşalım, kendi bildiğimiz dilde. Anlatalım derdimizi, kalbini aç da bir dinle"

Sadece 20 günde bambaşka bir Türkiye gördük. Güzel bir Türkiye. Özgür bir Türkiye. Mizahın, sanatın, şarkıların, esprilerin çerçevesini çizdiği yeni bir Türkiye. Kimsenin ötekisi olmadığı, herkesi kucaklayan, herkesin içinde kendine bir oda bulabileceği bir ülke. Bir ağacın gölgesi kadar huzurlu, bahar gibi neşeli. Nazik, dürüst, güçlü, kendinden emin. Yenilmez bir Türkiye..

Biz bu Türkiye'yi çok sevdik.. Devamı ...

10 Haziran 2013

Nasıl Başladı?


Direniş / Resistance - Fragman - from onur kafkas on Vimeo.


Hatırlayın, unutmayın.

Koruma kurullarının kararları çiğnendi, Bakanlığa bağlı Yüksek Kurul, Tayyip Erdoğan "reddi reddeceğiz" dedikten sonra 2 Nolu Koruma Kurulu'nun kararını iptal etti. Projeye onay Ankara'dan geldi. Bir gün İstanbul'daki Gezi Parkı'nı yıkmak için dozerler gönderildi. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesince tanınan barışçıl gösteri yapma hakkını kullanan insanlara saldırıldı. Sabaha karşı 5'te park basıldı, çadırlar yakıldı. Taksim meydanına ve ara sokaklara polis 36 saat biber gazı attı. Bu şiddetin sahipleri ve insan özgürlüğünü yok eden bu rejim düzelene kadar özgürlüğe sahip çıkmak bizim elimizde. Devamı ...

4 Haziran 2013

Yenilgi Yenilgi Büyüyen Bir Zafer Vardır


Halkların tarihlerindeki muazzam dönüşümler, devrimler her ne kadar akan bir ırmak gibi biteviye yoluna devam eden bir sürecin sonucuysalar da hep o ırmaklara ivme veren, çağıldamalarına vesile olan setlerle hatırlanırlar. Yetvart Danzikyan’a referansla (1) söyleyelim, devrim dediğiniz toplumsal, insani ilişki biçimlerinin değiştiği, insanların kendilerini değiştirip, dönüştürdükleri, eski kalıplarından sıyrıldıkları ve en önemlisi bu dönüşümü, değişimi hissettikleri “an” ise, bizin “an”ımız 31 Mayıs 2013 sabahıyla birlikte kitleselleşen Gezi Parkı direnişidir.

Ali Topuz bugünkü yazısında (2) Alain Badiou’nun Arap Baharı için söylediği sözü hatırlatıyor : “Bu hareketin aptal öğretmenleri değil, akıllı öğrencileri olmayı seçmeliyiz.” Biz de bu söze uyalım, akıl vermek yerine Gezi Parkı direnişinden neler öğrendik, öğreneceğiz onlara bakalım.

Unutmayalım, her şey bir avuç insanın Gezi Parkı’na oturup, o ağaçların nöbetini tutmasıyla başladı. Nöbet dediysek silahlı, sopalı değil aksine kitaplı, gitarlı, sazlı/sözlü bir nöbet. Perşembe sabaha karşı parka çevik kuvvet baskın düzenleyip ortalığı tarumar edince, boyun büküp dönmek yerine daha büyük bir kalabalık geldi nöbet yerine. Ve yine sabaha karşı amansız bir polis baskını daha, yine tarumar edilen park. Yılmadılar, dağılmadılar, gidip meydana oturdular. Ne taş ne sopa, ne küfür ne slogan. Sadece oturdular. İlk dersimizi burada aldık. Öğrendik ki iktidarlar ne kadar kudretli olursa olsun, boyun eğmeyen bir grup insan oturduğu yerden bile huzur kaçırabilirmiş.

Ne olduysa orada, o anda oldu. Oturmaktan başka bir şey yapmayan (hayır, yapsa ne olur?) gruba polisin orantısız / izansız / insafsız müdahalesi bir köşede güzellik uykusuna yatmış toplumsal vicdanımızı harekete geçirdi. İstanbul’un her yerinden binler meydana akın etti. Kahir ekseriyeti gençlerden oluşan, sınıf, cinsiyet, cinsel yönelim, dini inanç, etnisite, siyasi tercih açısından oldukça heterojen bir yığın insan herhangi bir siyasi parti/örgüt çağrısı olmaksızın yardıma koştu. Daha kalabalık toplandığında ikinci dersimizi çoktan almıştık. Başta geçen hafta “2013 Gençliğe Hitabe”yi (3) kaleme alan Barış İnce olmak üzere, apolitik, umarsız bir neslin yetiştiğine kani olanlar, hayatlarında ilk defa eyleme gelen o güzel çocukların yiğitliğine, cesaretine, mizah gücüne hayran kaldık. Ve dahası bireyci yetiştikleri aşikar olan bir neslin, herhangi bir örgüt disiplini ve hiyerarşisi olmaksızın, yatay örgütlenmeyle meydana indiklerinde göz yaşartıcı bir dayanışma sergileyebildiklerini gördük. Öğrendik ki bedenini dahi idealler uğruna feda etmeye hazır olsan da, herşeyi dönüştürmek yanında saf tutan o hiç tanımadığın insana omuz vermekle başlıyor.

“Hiç tanımadığın insan” kavramını biraz açmak lazım. En ucunda “inkar” olan bir tanımama halinden bahsediyoruz. Öyle heterojen bir kalabalık vardı ki Cuma akşamı Taksim’de, bazılarının kağıt üzerinde bir araya gelme ihtimali bile kamusal düzen açısından tehdit addediliyordu düne kadar. Cuma gününden bu yana bu algıyı tersyüz eden o kadar çok anektod dinledim ki artık münferit olduklarına inanmak mümkün değil. Mesela Trabzon’da eylem yapması linç sebebi olacak sol bir örgütün üyeleri ile Trabzonsporlular birlikte direndiler polise. Ülkücü bir grubun “Kahrolsun Faşizm” sloganı attığına şahit olduk. Bir grup ulusalcının boyunlarına pelerin gibi bağladıkları Türk bayrakları ile, Kürtlerle birlikte lorke halayı çektiklerine şahit olduk. Devrimci Müslümanlar ve Anti-kapitalist Müslümanlar kortejlerindeki başörtülü kızlar kalabalığın alkışlarıyla geldi alana. Başta LGBT dernekleri olmak üzere birçok grup, o yığınlara mensup insanların gündelik hayatta selam verir rahatlıkta kullandığı homofobik küfürleri engelleme çağrısı yaptılar ve büyük ölçüde karşılık buldular. Öğrendik ki toplumsal barışın ve uzlaşmanın yolu senin gibi olmayanı sana benzetmekten değil, onun farklılıklarına saygı duyup, ona da seninki kadar yaşam alanı açmaktan geçiyor.

Dahası var. Bugüne kadara birbirinin canına kastetmeye varacak denli kavgalı taraftar grupları meydana birlikte gittiler. Ellerinden gelse İzmir’i ikiye bölecek Karşıyakalılar ve Göztepeliler aynı otobüste gitti İstanbul’a. Fenerbahçelisi, Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı, polis şiddetine karşı birlikte barikat oldular, birbirlerinin yarasını kaşkollarıyla sardılar. Öğrendik ki rekabet ne kadar ezeli olursa olsun tahammülsüzlüğe mazeret değilmiş. Ve yine öğrendik ki siyasetçisiyle, kulüp yöneticisiyle, federasyonuyla, spor medyasıyla futbolun diğer aktörleri gölge etmediğinde birbirini tanımak, anlamak, anlaşmak mümkün oluyormuş.

Bu yüzden Gürman’ın futbol kulüplerinin yönetimlerine yazdığı açık mektubun anlamına, kıymetine halel getirmeden bir şerh düşmek isterim. Boş verelim kulüp yöneticilerini. Hatta düşsünler yakamızdan. Bulundukları mevkileri şahsi ikballerine payanda yapmış olanlardan bu mücadeleye destek çıkmaz. Kendi iktidar alanlarını genişletmek için “öteki”ni her daim düşman ve tehdit kılmaya ihtiyaç duyanlardan bu mücadeleye destek çıkmaz. Kendileri dara düşmedikçe, bu taraftarı sokağa döküp Nazım’dan şiir okuyanlardan bu mücadeleye destek çıkmaz.

Ezeli düşman bellediğiniz insanlarla bir gecede dost olabiliyor, birbirini sırtında taşıyıp, yarasını sarabiliyorsanız bu husumeti başka yerde aramak lazım. Oy kapısı olarak gördüğü kulüplere ulufe gibi rant dağıtan, kimine stad yapıp, kimine arsa veren, yargısıyla yürütmesiyle futbolun içine burnunu sokan siyasetçilerin hiç mi suçu yok? Şahsi ikballeri için kulüpteki mevkilerini payanda eden, sahadaki her mağlubiyetin rövanşını sahanın dışında almak isteyen, taraftarın gözünde hep bir dış tehdit algısı yaratıp iktidarını pekiştiren yöneticilerin hiç mi suçu yok. Daha fazla satmak, daha fazla izlenmek için, rekabeti manipüle eden, yalan haber üreten, kullandığı dil ile spor kamuoyunu zehirleyen, canlı yayında cacık yapan “bir kısım” medyanın hiç mi suçu yok? Siyasetçiler tarafından korunup kollanan, kulüp yöneticileriyle akçeli ilişkileri olan, tribünlere bindirilmiş kıtalar muamelesi yapan, geçmişi karanlık tribün liderlerinin hiç mi suçu yok?

Yaşadığımız deneyim unutulmazdı. Koca bir korku duvarını aştık. Sokağa çıktık, polisin gadrine karşı direndik, büyük bir dayanışma gösterdik. Muhtemeldir ki bunları başarırken insani ilişki biçimlerimizi, bizden olmayana dair bakış açımızı değiştirdik, bir bakıma hep birlikte değiştik, dönüştük. Ancak buna rağmen galip gelmiş sayılmayız. Gezi Parkı direnişi yeni mücadelelere kapı açan, imkan sağlayan bir başlangıç oldu. Ve muhtemeldir ki yarın bu mücadelelerin çoğunda yenilebiliriz. Perşembe sabaha karşı park talan edildiğinde yenilenler akşama daha güçlü döndü. Cuma sabahı park talan edildiğinde yenilenler akşama sokakları, ertesi gün Taksim Meydanı’nı doldurdu.

Türkiye’nin üç büyük kulübünün taraftarları Gezi Parkı direnişinin yarattığı değişim ve dönüşümden en çok nasibini alanlar oldular. Düne kadar birlikte maç izlemesine dahi izin verilmeyen taraftarlar formalarını geçirip birlikte çıktılar meydana, birbirlerini sırtlarında taşıdılar, birbirlerinin yarasını kaşkollarıyla sardılar. Dostluk bahsinde galip geldik diyebilir miyiz? Henüz çok erken. Yarın bunu sınayacak daha çok engelle karşılaşacağız. Birçoğunda tökezleyeceğiz belki, canımızı acıtacak, hayal kırıklığına uğratacak hadiselerle karşılaştığımız anlar da olacak. Günlerce omuz omuza mücadele eden, unutulmaz bir dayanışma örneği gösteren taraftarlardan nacizane tek ricam olacak, ne zaman canınız acır, hayal kırıklığına uğrarsanız, yoğun gaz bombardımanının altında yere düştüğünüzde kolunuzdan tutup kaldıran, yaranızı kaşkoluyla saran adamı hatırlayın ve içinizden tekrarlayın: “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır”

(1) http://www.radikal.com.tr/yazarlar/yetvart_danzikyan/devrim_dediginiz_bir_andirve_o_da_oldu_zaten-1136002
(2) http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ali_topuz/taksimin_basini_da_duman_kaplamis-1136179
(3) http://www.birgun.net/politics_index.php?news_code=1369385696&year=2013&month=05&day=24

(*) Sezai Karakoç’un İstanbul’a hasretle yazdığı “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiirinden alınmıştır.

Devamı ...

3 Haziran 2013

Yönetimlere Açık Mektup


Arkadaşım telefonla aradı. Beşiktaş’ta sıkışmış. Polis amansızca saldırıyor. Biber gazından göz gözü görmüyor. Biber gazı, hepimiz tattık, rezil bir şey. İnsanın ciğerine doluyor, akciğerlerini yakıyor, gözlerini yaşartıyor, insanın kendi bedeni kendisine düşman oluyor. Kalbim patlayacak. Dudaklarım incelmiş ne desem bilmiyorum. Twitter filan millete danışıyoruz. Haber geldi, Çarşı yakında. Anam babam oradaymış gibi sevindim. Allah razı olsun, onlarla birlikte sıyrıldı. Bir parkta özgür bir insan olarak oturabilmek için bir meydanda mücadele edenlerle birlikte mücadeleye devam ediyoruz.

Herkesin başından benzer hikayeler geçiyor. Hikayeler yağmur gibi. Hikayeler çarpıcı. TOMA’nın üstünde set gibi durup kollarını açan güzelim kızlar, biber gazı bulutlarının üstüne yürüyen filinta gibi çocuklar, boğaz köprüsünün üstünden yanyana geçen parçalılar ve çubuklular. Normal zamanlarda söyleseler inanamayacağımız ne kadar çok şey oldu.. Hepsini birden yazmaya hafsalamız yetmiyor. Sabahın kör karanlığında yanyana 15 – 20 km yürüyüp Boğazköprüsünü geçip Beşiktaş’a gidenler, Akaretlerde bir yokuşta yere düşmüş arkadaşını sırtlayıp kaldıranlar, akşam Fenerbahçe atkısı ile sokağa çıkıp Galatasaray atkısı ile dönenler, yanyana cancana bir sokak için, bir semt için, bir ülke için direnenler… Sizlerin hikayesini bu aptal medya yazamaz. Bu yazarların kalemlerini vicdanları değil cüzdanları tutuyor, bu gazetecilerin yürekleriyle ağızlarından başka sesler çıkıyor, bu televizyondan kahramanlıklarınız yayınlanacağı yerde üstümüze yalanlar boca ediliyor.

Öğrendik. Hepimiz öğrendik. Bu ülkede adil yargılanma var mı? Yok. Bu ülkede basın özgürlüğü var mı? Bu ülkede düşünce özgürlüğü var mı? Bu ülkede gösteri hürriyeti var mı, bu ülkede bir parkın içinde bir ağacın gölgesinde onurlu bir insan gibi oturma özgürlüğü var mı? Hayır yok.

Hiç hayvanlara hakaret kastım yok ama biz hayvan değiliz kardeşim. Biz hayvan değiliz. Bize tasmalar bağlayamazsınız. Bizi zincirlerimizden tutamazsınız. Biz damızlık öküzler ve inekler değiliz bize kaç çocuk yapacağımızı söyleyemezsiniz. Biz bir ahırda yaşayan domuzlar değiliz kardeşim, bizim ne yiyeceğimize ne içeceğimize kimse karar veremez. Biz hayvanat bahçesinde sizi eğlendirmek için hapsedilmiş şempanzeler değiliz, yatacak yerimiz olsun, muzumuz olsun bunlarla tatmin olacak kadar alçaklaşmadık henüz.

İşler tıkırında, keyfimiz yerinde, neme lazım filan demeyeceğiz. Lazım kardeşim. Bu şehirler bu Başbakan’a anasından mülk kalmadı. İnsan evini döşerken bile bir karısına, kızına, anasına, babasına soruyor, koca İstanbul’u evinin salonunu döşer gibi döşeyemezsin. “Çok hoşuma gitti duygulandım oraya Topçu Kışlası yapacağım, şu köşeye cami yapacağım, ortasından köprü geçireceğimi, yarısını yaracağım kanalımı açacağım” diyemezsin. Bir televizyon alırken, bir tane kanepe alırken Emine Hanım’a soruyorsun, İstanbul’un ortasını yarıp 40 milyar dolara mal olacak kanal açarken de İstanbullulara bir zahmet soracaksın.

Ey Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş Yönetimleri, Ey Aziz Yıldırım, Ünal Aysal, Fikret Orman yaşıyor musunuz, olanların farkında mısınız? Başka bir şey oluyor bu ülkede, başka bir şeyler oluyor!

Başı dik, onurlu kişiler olarak, kimseden korkmadan mesleğinizi icra edin diye de bu insanlar mücadele ediyor. O insanlar sizin hapsolduğunuz korku şatolarını sarsıyor, telefonda konuşurken, televizyona çıkarken, bir gazeteye demeç verirken elleriniz titremesin diye bu çocuklar barikatlar kuruyor. Sizin için, çocuklarınız için, sevdikleriniz için daha özgür bir hayat ihtimali için mücadele eden birileri var. Mevzu parklar ve bahçeler genel müdürlüğü değil, mevzu nasıl bir insan olarak yaşadığınız. Bunun mücadelesi veriliyor.

Korkmuyor musunuz? Allah şahidim olsun korkuyorsunuz. Dudaklarınızı ısıracak, gözlerinizi kaçıracak kadar çok korkuyorsunuz. Allah muhafaza size bir bakar da, bir gözlerini kısar da, iki çift laf söyler diye diliniz damağınız kuruyor, bin kere düşünüp bir kere hareket ediyorsunuz.

Hatırlayın! Çok zor zamanlardan geçtiniz. Orada yanınızda biz vardık. Bu halk vardı, bu güzel çocuklar, bu taraftarlar vardı. Sizin statlarınız boştu biz doldurduk, sizin storelarınız sinek avlıyordu biz kazandırdık, sizin oyuncularınız Ferrari’ye binsin diye biz otobüslerle statlara gidip, yarım 50 köfte yiyip, bilet parası ödedik...

Siz “Feda” dediniz biz canımızla dedik, statları hep destek tam destek diye inlettik, sokaklardan nevizade geceleri ile geçtik.

Biz bu kulüpleri çok sevdik. Kaybedince ağladık, kazanınca delirdik. Bu renkler uğruna küfürler ettik, kavga ettik, geceleri uykusuz geçirdik. Etle, dişle, tırnakla yedik birbirimizi. Kimimiz harçlıkları arttırıp forma, sigarayı azaltıp bilet aldı, kimimizin parası öyle boldu ki, en güzel yerden kombine çaktı.

Mutlu olduk, mutsuz olduk. Biz bu takımların hikayeleriyle sevindik, kahramanlarıyla büyüdük, renkleriyle sokaklarda caka sattık.

Siz ne zaman düşseniz biz ayağa kaldırdık. Siz ne zaman “imdat” deseniz biz yanınızda bittik. Siz ne zaman bizi çağırsanız biz oraya geldik..

Şimdi birlikte hareket ediyoruz. Sezonun son omuz omuzası gezi parkı’nda dedik, o lafın arkasında duruyoruz. Kanla, terle, yumrukla, ayıla, bayıla.. Bir çubuklu yere düşse, bir parçalı ayağa kaldırıyor, Beşiktaş’ın semti erkek semti, alemi aşık ediyor, bir parçalı biber gazından nefes alamaz hale geldiğinde çubukludan kardeşi yanında bitiyor.

Görüyorsunuz, okuyorsunuz, izliyorsunuz değil mi? Maşallah hepinizin en güzel televizyonları, en güzel telefonları, en harika bilgisayarları, "başkanım" diye yanınızda gezen çalışanları var. Raporlar geliyor. Medya takipten tak tak önünüze konuyor. Ofisinize geçince arkadaşlarınızla konuşuyorsunuz, içkilerinizi yudumlarken memleket hakkında atıp tutuyorsunuz. Yani görüyorsunuz, görüyorsunuz, görüyorsunuz!

Bu taraftarın size ihtiyacı var. Bu taraftarın, bu insanların, bu ülkenin bir ses çıkarmanıza ihtiyacı var.

Adalet dediniz, güvendik, biz de adalet istedik, kardeşimize, arkadaşımıza cephe aldık. Mücadelemiz zulüm ve zalimledir dediniz umutlandık, devam dedik, el verdik, “Feda” dediniz yanınızda bittik.

Şimdi fedakarlık sırası sizde. Şimdi adalete sahip çıkma sırası sizde. Şimdi sözünüzü yerine getirip zulüm ve zalimle mücadele etme sırası artık sizde. Bu ateş gerçekten üfleyerek sönmez!

Ayağa kalkın ayağa. Tribün jargonuyla “bağırmayan yönetim istemiyoruz!”

Taraftarınız için ayağa kalkın, halkınız için ayağa kalkın, ülkeniz için ayağa kalkın, kendiniz için ayağa kalkın. Çocuklarınız ve sevdikleriniz için, sizden sonra gelecekler için, o büyük camiaların ağabeyi, babası, başkanı olarak ayağa kalkın. Göreceksiniz çok büyük bir gümbürtü kopacak, yıkılacak titrek duvarlarınız.

Kendi korkunuzla yaptığınız bu putları yıkın. En büyük gücünüz biziz. En büyük gücünüz sizi asla bırakmayacak, sizin her zaman hakkınızı koruyacak, siz yokken bile siz haksızlığa uğramayın diye kavga eden, etmiş olan bu insanlar.

Onlar gelip geçer. Aynı kendilerinden öncekiler gibi. Yoksa siz sonsuza kadar kalacaklar mı sandınız? Çokcası geldi geçti. İktidar makamlarında oturup da sonra yok olanların hikayesini hiç duymadınız mı? Hanginiz 1958 yılının Adalet Bakanını, 1967’nin İçişleri Bakanı’nı hatırlıyor? Hanginiz TBMM’deki milletvekillerinin yarısını sayabilir? Yıkın korkunuzun putlarını. Korkuları nedeniyle susanlar, özgürlüğe de güvenliğe de sahip değildir. Öğrenemediniz mi?

Ey Aziz Yıldırım, mahpushanede daha özgürdün farkında değil misin? Dilinin hürriyeti o zamanlar sendeydi oysa şimdi başkaları kontrol ediyor. Ağzının içinde bir pastil gibi eriyor kelimelerin. O zaman bize “kardeşim duymaz el oğlu duyar” diye seslendin, hatırlıyor musun? Şimdi tutsak gibi kendi kalene hapsolmuş duruyorsun, halin artık midemizi ağrıtıyor. Bak biz hep “halkın takımı” dedik. Tribünde “Hababam gümgümgüm” yazıyor. Bizi en güzel Mehmet Akif Anlatıyor: “Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? / Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum!” Yumuşak başlıysak o kadar değil, biz kimsenin koyunu değiliz, bugün bir halk eza çekerken susanları asla affetmeyeceğiz.

Ey Ünal Aysal, mekteb-i Sultani’nin gencecik aslanları sokaktaydı bugün. Gördün mü? 17 yaşında 16 yaşında zıpkın gibi delikanlılar. Onlar bu ülkenin geleceği olacak. Onlar bu ülkedeki en güzel koltuklara en şık takım elbiselerle oturacak. Hepsi pırlanta. Bu aslanların yüzlerine bakıp susmaya utanmıyor musun? Onlar senin gezdiğin koridorlarda gezdiler, onlar senin yattığın yatakhanelerde yattılar, onlar da aynı senin gibi hasret çektiler. Her biri analarının kuzusu. Kokularına doyamazlar. Sen ağabeyleri olarak susuyor musun? Onlar dayak yerken, onlar zulüm görürken kelimelerini mi unutuyorsun? Mekteb-i Sultani’ye yakışıyor mu bu? Kalk. Diren. Konuş. Önderlik et. Liderlik yap. Bunların hepsi senin kültüründe var, bu halk, bu insanlar sesini bekliyor.

Fikret Orman.. Ne mahalleymiş be kardeşim. Ne semtmiş…. Kızları amazon, erkekleri Spartalılar. Alem delikanlılık, cesaret gördü. Bin gaz bombası attılar, iki bin gaz bombası attılar milim yerlerinden oynatamadılar. Semt bizim aşk bizim dediler, o aşkın hakkını sapına kadar verdiler. Belki Mecnun Leyla’ya, Kerem Aslı’ya bu kadar aşıktır. Sabahlara kadar bomba, dayak, kötek, tazyikli su yiyip, sabah sanki bambaşka bir enerjiyle semtin çöplerini bile temizlediler. O semtin her kaldırımında bir Beşiktaşlının teri, kanı, gözyaşı var. O sokaklardan her geçtiğinde Allah’a şükretmen lazım, böyle insanların elleri üstünde duruyor. Nasıl kıyıyorsun be kardeşim? Gece yatağa nasıl giriyorsun? Bir gün aralarına karış, bir gün yanlarına git, iki kilo limon gönder. Bir kere olsun, bir uğra hallerini, hatırlarını sor. Bir kere bir ellerinden tut. Yok. Kayboldun. O karanlıklar, o görmemezden gelmeler sana huzur verir mi sanıyorsun? Vermez. Aç ağzını, yeter de, yeter bu çocuklar bunu hak etmedi, bir kere olsun şu mazlum, şu kartal gibi çocukların hakkı için konuş.. Zülme karşı sessiz kalan dilsiz şeytandır, bizim dilimizde tüy bitti, sizin kalplerinize bir türlü giremedi.

Ey yönetimler. Yakışmıyorsunuz. Yakışmıyorsunuz. Bakın hakikati olduğu gibi söylüyorum. Olmuyor. O koltuklar size iki gömlek bol geliyor. O makamlar, mevkiler, o sevda, o alkışlar üstünüzde ütüsü bozulmuş üç beden büyük ceket gibi duruyor. Taşıyamıyorsunuz. Yarın Tribünlerin önüne çıkıp alkışları kabul edeceksiniz. Yüzünüz kızarsın. Utançtan kalbiniz sıkışsın. Sanki hiçbir şey olmamış, biz bunları yaşamamışız gibi duracaksınız ya, içiniz kurusun. O mevkilerle 76 milyonluk bu koca ülke sizi tanıdı, siz ancak o koltukları teleskopla görmeye layikmişsiniz, mukadderat koltuk oturma yerinize denk gelmiş.

Şimdi üçünüze, belki aklınıza hala gelmemiştir diye, bir kere daha hatırlatıyoruz. Konuşun. Toplanın ve ortak bir deklarasyon yayınlayın. Birbirinizden güç alın. Çok sert bir şey söylemenize gerek yok, o kadar cesaret beklemiyoruz, ama normalini yapın, devleti kaybettiği sağduyuya çağırın. En azından biz bizim yanımızda olduğunuzu biliriz, eyvallah der devam ederiz.

İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Türkiye’nin her yerinde mücadele edenler, bu ülkede bir ağaç altında onurlu bir insan gibi başımız dik oturabilelim diye canını dişine takan arkadaşlar, hepinizden Allah razı olsun. Hepiniz heykel gibi insansınız. Eyvallah. Eyvallah.

Bugünden sonra bizim için geçmişin öfkeleri, nefretleri, kinleri ayağımızın altındadır..

Bugünden sonra geçmişin hesapları, dargınlıkları, kırgınlıkları ayağımızın altındadır..

Bugünden sonra kalbimizde size karşı ancak sevgi ve saygı bulunur..

Bugüne kadar kalbinizi sözle, eylemle veya istemeden herhangi bir şekilde kırdıysak affola. Bizden yana bir hak varsa da hepinize helal olsun..

Bugünden sonra, bu yönetimde olup da, oturdukları koltukları dolduramayan zevat; fitne, fesat, riya, düşmanlık sokmadıkça, bunların oyununa gelenler veya başka grupların türlü yalanı, iftirası, kin ve haset sözleri aramıza girmedikçe, onların açtıkları yolda, yarattıkları karanlıkta ister bilerek ister bilmeyerek kendimizin yaptığı bir takım işler, sözler, davranışlar bir diğerinin kalbini tarumar etmedikçe bu böyle devam etsin.. Görüyoruz ki biz birbirinizi yerken onlar ancak kendilerini düşünenlerden olmuşlar, yarın da ancak kendilerini düşünenlerden olacaklar.

İnşallah aramıza bu karanlıklar bir kere daha girmesin..

Bizim renklerimiz ayrı, şarkılarımız ayrı, türkülerimiz ayrı, kahramanlarımız ayrı, hikayelerimiz ayrı olabilir. Oturduğumuz şehirler, boylarımız, yaşlarımız, cinslerimiz, dinlerimiz, dillerimiz ayrı olabilir ama sevdamız bir. Bu ülkede kaybolan adalet, yok olan özgürlük ortamında, haysiyetli bir insan gibi yaşamak sevdası bizi birleştiriyor.

Bir kere birleştik, gördük ki biz Türkiye’yiz.

Şimdi, buyrun, bu ülke için yola devam edelim.
Devamı ...